يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالًا لُّبَدًا
Burası ayetin en keskin noktası. Adam "harcadım" demiyor, "verdim" demiyor, "infak ettim" demiyor. "Helâk ettim" diyor.
Kur'an'da harcama için kullanılan kelimeler bellidir: enfaka (infak etti — nafaka, geçindirme kökünden), âtâ (verdi), tesaddaka (sadaka verdi). Bunların hepsi olumlu ya da nötr fiillerdir; verilen şeyin bir yere gittiğini bildirirler.
Ehleke ise bunu bildirmez. Yok etme fiilidir. Adam, malının nereye gittiğini değil, elinden çıktığını anlatıyor.
Birincisi: övünme. Adam çok harcadığını, "ne paralar yediğini" anlatıyor. Türkçedeki "servet batırdım", "para uçurdum" ifadelerinin taşıdığı ton budur — harcamanın büyüklüğüyle övünmek. Kelime, verilenin miktarını değil, harcayanın gücünü öne çıkarıyor.
İkincisi: verilen şeyin gerçekten yok olması. Klasik müfessirlerin bir kısmı buradaki fiili ayrıca şöyle okur: adam doğru söylüyordur — malı gerçekten helâk olmuştur, çünkü yerine harcanmamıştır. Kur'an bu ilkeyi başka yerde açıkça kurar: gösteriş için verilen sadakanın, üzerindeki toprağı sağanağın süpürdüğü kayaya benzetilmesi (Bakara 2/264). Verilen mal gitmiştir ama kimseye ulaşmamıştır.
Bu ikinci okumada ayet bir ironi taşır: adam övünmek için söylediği cümleyle kendi durumunu doğru tarif etmiş olur.
Nekre (belirsiz) gelmiş. Hümeze 104/2'de de aynı şekilde nekreydi: cemea mâlen — "bir mal topladı". Orada kaydedilen ölçü burada da geçerlidir: malın türü, miktarı ve kaynağı söylenmiyor. Eleştiri malın nereden geldiğine değil, malla kurulan ilişkiye yöneliyor.
- libd / libde — keçe. Yün liflerinin ıslatılıp dövülerek birbirine geçirilmesiyle elde edilen kumaş. Dokunmaz, bastırılır. Arabistan ve bozkır kültürlerinin temel malzemelerinden biridir: çadır, keçe halı, eyer altlığı.
- lebede — yere yapıştı, sindi, hareketsiz kaldı.
- lübde — aslanın ensesindeki yele; birbirine girmiş, keçeleşmiş tüy kütlesi.
Yani lübed, sadece "çok" demek değildir. Üst üste yığılmış, birbirine yapışmış, tek kütle haline gelmiş demektir.
Kelimenin kalıbı da bunu destekler: lübed, çoğul anlamı taşıyan bir biçimdir (dilciler bunu lübde'nin çoğulu ya da doğrudan çokluk bildiren bir sıfat sayar). Yani "bir yığın" değil, "yığınlar".
Kur'an'ın kendi tanıklığı. Aynı kök Kur'an'da bir yerde daha geçer ve orada anlam olağanüstü açıktır:
"Allah'ın kulu kalkmış O'na dua ederken, neredeyse üst üste yığılıp keçe gibi olacaklardı (kâdû yekûnûne aleyhi libedâ)" (Cin 72/19)
Burada kelime, bir insan kalabalığının birbirine yapışıp tek bir kütle haline gelmesini anlatıyor. İnsanlar bir noktaya öyle üşüşüyor ki aralarındaki boşluk kalmıyor.
Bu geçiş, Beled 90/6'daki kelimenin görüntüsünü tam olarak veriyor: mal, keçe gibi. Ayrı ayrı sayılabilen paralar değil; birbirine geçmiş, ayrıştırılamaz bir kütle.
Hümeze sûresinde tarif edilen kişiyle buradaki kişi aynı tipin iki halidir. Ama ilişkileri düşünüldüğünden daha ince:
| Hümeze 104/2-3 | Beled 90/6 | |
|---|---|---|
| Fiil | cemea (topladı), addede (sayıp durdu) | ehlektü (helâk ettim) |
| Malla ilişki | Biriktirme | Harcama |
| Övündüğü şey | Sahip olduğu miktar | Elinden çıkardığı miktar |
| Zannı | Mal onu ebedîleştirdi | Kimse ona güç yetiremez, kimse onu görmedi |
Bu tablo şaşırtıcı bir sonuç veriyor: iki adam zıt şeyler yapıyor ama aynı yerdeler. Biri biriktiriyor, öteki harcıyor. Biri malını sayıyor, öteki savurduğunu sayıyor.
Ortak nokta şudur: ikisi de malı bir güç göstergesi olarak kullanıyor. Hümeze'nin adamı için mal bir kalkandır, Beled'in adamı için bir sicildir. İkisi de malı, kendisi hakkında bir iddia kurmak için kullanıyor.
Kur'an'ın malla ilgili eleştirisinin nereye yöneldiği burada netleşiyor: miktara değil, işleve. Az harcamak da çok harcamak da aynı kusuru taşıyabilir; belirleyici olan, harcamanın kimin için yapıldığıdır. Sûrenin ilerideki ayetleri (13-16) tam olarak bunu tarif edecek: kime, ne zaman, hangi durumda.
Ve bir de şu var: Hümeze'nin son ayeti "üzerlerine kapatılmış bir ateş" (104/8) diyordu. Beled'in son ayeti aynı ifadeyi tekrarlar (90/20). İki sûre aynı kelimeyle bitiyor.