وَجَآءَ ٱلْمُعَذِّرُونَ مِنَ ٱلْأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ
Ve câe'l-muazzirûne mine'l-a'râbi li-yü'zene lehüm ve kaade'llezîne kezebûllâhe ve rasûlehû; se-yusîbü'llezîne keferû minhüm azâbün elîm
"Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler; Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler ise oturdular. İçlerinden inkâr edenlere acıklı bir azap isabet edecektir."
| Okunuş | Kalıp | Anlamı |
|---|---|---|
| ٱلْمُعَذِّرُون (el-muazzirûn) | II. bâbdan ism-i fâil | Mazeret uyduranlar — geçerli olmayan bahane ileri sürenler |
| ٱلْمُعْذِرُون (el-mu'zirûn) | IV. bâbdan | Gerçek mazereti olanlar |
Ve şunu kendi okumam olarak kaydediyorum: ayetin devamı bir ikinci grup anıyor — ve kaade'llezîne kezebûllâhe ve rasûlehû — yani gelmeyip oturanlar. Cümle iki davranışı ayırıyor: gelip mazeret bildirenler ve hiç gelmeyenler. Bu ayrımın kendisi, kelimenin hangi okunuşta olursa olsun, bir derecelendirme taşıdığını gösteriyor.
Kelime Fetih ve Hucurât'de işlendi ve orada kaydedilmişti: a'râb, "Araplar" değil bedevîler demektir — yerleşik olmayan, çölde yaşayan topluluklar. Oraya dayanıyorum.
Ve min edatı burada da teb'îz bildirir: mine'l-a'râb — "bedevîlerden." Nitekim sûrenin 99. ayeti aynı topluluğun içinden bir kesimi ayrı olarak anacaktır.