يَسْـَٔلُ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلْقِيَٰمَةِ
Arapçada zaman sormak için birkaç edat vardır ve مَتَىٰ (metâ) en yaygın olanıdır. Ayet onu değil, أَيَّانَ (eyyâne) kelimesini kullanıyor.
Dilcilerin bir kısmının naklettiği ayrım şudur: eyyâne, uzak ve büyük olan bir zamanı sormak için kullanılır; içinde bir ağırlık taşır. Bu ayrımı naklediyorum ve üzerine hüküm bina etmiyorum, çünkü dilciler arasında kesinleşmiş bir ayrım olarak sunulamaz.
Kur'an'ın bu kelimeyi kullandığı yerlere bakıldığında bir örüntü görülüyor: kelime hemen daima kıyametle ilgili alaycı sorularda geçiyor — "eyyâne yevmü'd-dîn" (Zâriyât 51/12), "eyyâne mürsâhâ" (A'râf 7/187; Nâziât 79/42). Yani kelime, Kur'an'ın kendi kullanımında bir soru tipinin işareti haline gelmiş.
Görünüşte bu bir kabuldür. Bir şeyin zamanını soran kişi, o şeyin olacağını kabul etmiş sayılır. Ama burada kabul yok; soru bir kabul kılığında geliyor.
İnşikâk bölümünde izâ edatı için kaydedilen tespit tam buraya bakıyor: Kur'an kıyamet sahnelerini neredeyse istisnasız izâ ile açar, çünkü tartışılan şey "olacak mı" değil "ne zaman"dır. Şimdi dikkat: muhatap da "ne zaman" diye soruyor.
| Kur'an'ın kipi (izâ) | Muhatabın sorusu (eyyâne) | |
|---|---|---|
| Ne kabul ediliyor | Olacağı kesin | Görünüşte olacağı |
| Bilinmeyen | Vakti | Vakti |
| Tonu | Bildirme | Meydan okuma |
| Cevabı ne yapar | Bir şey değiştirmez | Hiçbir şey değiştirmez |
Bakara 2/67-71 bahsinde — sığır kıssası — bu mesele ayrıntılı olarak işlendi. Oradaki tespitin özeti şuydu:
Soru sormanın kendisi kınanmıyor. Aynı sûrede melekler soru sormuş ve soruları cevaplanmıştı. Kınanan şey merak değil, ertelemedir: soru burada bilgi aracı değil, bir gecikme aracıdır — cevap geldikçe yeni soru üretilmesi de bunu gösterir. Ve o kıssada emri ağırlaştıran şey emri veren değil, emri alandır.
Tekrarlamıyorum. Buraya özgü olan şudur: Kıyâme sûresinde soru ile erteleme arasındaki bağ, bir kıssadan çıkarılmıyor; iki ayetin yan yana konmasıyla kuruluyor.
Beşinci ayet niyeti, altıncı ayet aleti veriyor. Arada bir bağlaç bile yok — cümleler yan yana konmuş ve ilişkiyi okuyucu kuruyor.
Ve sorunun ertelemeye nasıl yaradığını görmek zor değil: bir şeyin tarihi belirsizse, o şey bugünü bağlamaz. "Ne zaman?" sorusunun cevabı verilmediği sürece, soruyu soran kişi kendini bir hüküm altında saymayabilir. Soru, hükmü askıya alıyor.
Altıncı ayet bir "ne zaman" sorusu soruyor. Yedinci ayet bir tarih vermiyor. Bir yıl, bir alâmet, bir işaret vermiyor. Doğrudan sahneyi açıyor:
Bu bir kaçamak değil, bir teşhis. Metin, sorunun bilgi talebi olmadığını gördüğü için bilgi vermiyor. Onun yerine, sorunun cevabının bir tarih olmadığını gösteriyor: soru sorulan şey bir takvim maddesi değil, bir durum.
Kur'an kıyametin vaktinin bilgisini başka yerlerde açıkça kendine ayırır: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır" (A'râf 7/187). Yani cevap verilmemesi bu sûreye özgü bir üslup tercihi değil; metnin tutarlı tutumudur.
Ve bir gözlem, kendi okumam olarak: sûre bu adamın sorusuna cevap vermiyor — ama onuncu ayette aynı adama bir soru sordurtuyor. Bu sefer soru "ne zaman" değil, "nerede":
"O gün insan der ki: 'Kaçacak yer nerede?'" (75/10)
İlk soru meydan okumaydı; ikinci soru çaresizliktir. Ve ikisini soran, sûrenin metninde aynı kelimeyle anılan aynı kişidir: ٱلْإِنسَٰن. Sûre, bir adamın iki sorusu arasına kıyamet sahnesini yerleştiriyor.