أَيَطْمَعُ كُلُّ ٱمْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ · كَلَّآ ۖ إِنَّا خَلَقْنَٰهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ
E-yatmau küllü'mriin minhüm en yüdhale cennete naîm · Kellâ innâ halaknâhum mimmâ ya'lemûn "Onlardan her biri nimet cennetine sokulmayı mı umuyor? Hayır! Biz onları bildikleri şeyden yarattık."
| رَجَاء (recâ) | طَمَع (tama') | |
|---|---|---|
| Neye dayanır | Bir sebebe, bir vaade | Dayanaksız |
| Tonu | Nötr ya da olumlu | Genellikle olumsuz — açgözlülük |
Ve kelime bu ayette tam yerine oturuyor: insanlar cennete girmeyi umuyorlar; ama sûre otuz beş ayet boyunca cennete kimin gireceğini saymıştı — sekiz maddelik liste. Bu insanlar o listede yok.
Kur'an tama'ı olumlu bağlamda da kullanır — dolayısıyla kelime kendinde kötü değildir: "Rabbimizin hatalarımızı bağışlamasını umuyoruz" (Şuarâ 26/51); "Korkarak ve umarak dua edin" (A'râf 7/56). Kelimenin değeri, umulan şeyin dayanağına bağlıdır.
Bir önceki ayet onları öbekler halinde göstermişti (izîn). Şimdi öbekler de dağılıyor: her biri ayrı.
ٱمْرِئ — Kök: م-ر-أ. Kişi, adam. Abese 80/34 bölümünde el-mer' işlendi ve orada mürüvvet (insanlık, erdem) ile kök akrabalığı bir nükte olarak kaydedilmişti; tekrarlamıyorum.
Ve iki ayet arasında bir bağ var: Abese 80/34'te el-mer' kaçıyordu; burada imre' umuyor. Aynı kelime, iki farklı sahnede.
Ve bu, listedeki son cümleyle uyumludur: "İşte onlar cennetlerde ikram edilenlerdir" (70/35) — orada da edilgen: mükramûn.
İki edilgen fiil, iki farklı grup hakkında: biri ikram ediliyor, öteki sokulmayı umuyor. Aynı edilgenlik, biri gerçekleşmiş biri umulan.
جَنَّةَ نَعِيمٍ — "nimet cenneti". Nekre olarak geliyor (naîm, belirsiz). Kök: ن-ع-م. Ni'met, naîm, nâim — yumuşaklık, bolluk, rahatlık.
Ve Tekâsür bölümünde naîm işlenmişti ("sonra o gün nimetten sorulacaksınız", 102/8) ve orada nimetin kapsamı hakkındaki görüşler tablo halinde verilmişti. Tekrarlamıyorum.
Ve ikisi de dayanaksız beklentilerdir: fidye verecek bir şeyi yoktu, cennete girecek bir dayanağı yok.
| Okuyuş | İzah | Dayanağı |
|---|---|---|
| Yaratılış maddesi | "Onları, ne olduğunu bildikleri o şeyden yarattık" — yani basit bir sıvıdan. Övünecek bir kökenleri yok | Kur'an bu maddeyi başka yerlerde açıkça anar |
| Yaratılmış olmak yeterli değil | "Onları yarattık — ve yaratmak, cennete koymak değildir." Var edilmiş olmak, hak sahibi olmayı gerektirmez | Kellâ'nın kestiği şeyin bir hak iddiası olması |
Târık 86/5 bu tefsirde işlendi ve orada bu bakışın ne yaptığı ele alındı; tekrarlamıyorum.
İkinci okuyuş da savunulabilir ve siyaka uyar: soru bir hak iddiası taşıyordu ("neden ben girmeyeyim?"), ve cevap o iddianın dayanağını kesiyor.
Kanaatimce ikisi birbirini dışlamıyor ve birlikte tek bir fikri veriyor: kökeninde bir üstünlük yok. Tercih dayatmıyorum.
Bir — söylemeden söylüyor. Kelime anılmıyor ama herkes biliyor. Bu, bir edeb tercihidir ve Kur'an'ın bu konudaki dilinde sık görülür.
İki — muhatabın kendi bilgisini ona karşı kullanıyor. Tekvîr 81/22 bölümünde aynı teknik kaydedilmişti: "ayet, muhatabın elindeki en güçlü delili — kendi gözlemini — ona karşı kullanıyor."
| Ayet | İfade | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| 70/19 | إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا | İnsanın huyu |
| 70/39 | إِنَّا خَلَقْنَٰهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ | İnsanın maddesi |
Ve dikkat: birincisi edilgen (hulika — "yaratıldı"), ikincisi etken (halaknâhum — "biz yarattık"). Yani teşhis konurken fâil gizleniyor, iddia reddedilirken fâil açıklanıyor.