مَن يَهْدِ ٱللَّهُ فَهُوَ ٱلْمُهْتَدِى وَمَن يُضْلِلْ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْخَٰسِرُونَ · وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَّا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَّا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ ءَاذَانٌ لَّا يَسْمَعُونَ بِهَآ أُو۟لَٰٓئِكَ كَٱلْأَنْعَٰمِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْغَٰفِلُونَ
Men yehdillâhu fe-hüve'l-mühtedî, ve men yudlil fe-ülâike hümü'l-hâsirûn · Ve lekad zere'nâ li-cehenneme kesîran mine'l-cinni ve'l-ins, lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ ve lehüm a'yünün lâ yubsırûne bihâ ve lehüm âzânün lâ yesmeûne bihâ, ülâike ke'l-en'âmi bel hüm edall, ülâike hümü'l-ğāfilûn
"Allah kimi doğru yola iletirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar kaybedenlerdir. · Andolsun, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için var ettik: onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler; kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte onlar gafil olanlardır."
ذ-ر-أ kökü Mü'minûn 23/79'da çözümlendi ve orada A'râf 7/179 anıldı. Oraya dayanıyorum. Orada kaydedilen: kökün somut anlamı, tohum saçar gibi yaymak, çoğaltmaktır; dilciler kökü yaratma ile yayma arasında bir yerde tarif eder. Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan, li-cehenneme terkibindeki lâmın işlevidir ve bu, kelâmî bir tartışmaya açılır. STYLE gereği tartışmaya taraf olmuyorum; iki izahı tabloyla aktarıyorum:
| Okuma | Lâm ne bildiriyor | Dayanak |
|---|---|---|
| 1 | Lâmü'l-âkıbe — sonuç lâmı: "sonunda cehenneme varacak olan" | Arapçada bu lâmın sonuç bildirdiği örnekler bulunması (fe'ltekatahû âlü Fir'avne li-yekûne lehüm adüvven — Kasas 28/8: alınma amacı düşmanlık değildi) |
| 2 | Lâmü't-ta'lîl — gaye lâmı | Lâmın asıl işlevinin gaye bildirmek olması |
İki izah da nakledilir; tercih dayatmıyorum ve kader tartışmasına girmiyorum (STYLE).
Metinden doğrulanabilir olan tek şeyi kaydediyorum ve o da ayetin kendi devamıdır: ayet, bu kimseleri bir vasıf dizisiyle tarif ediyor — üç organ ve üçünün kullanılmaması. Yani tarif, bir soy ya da grup adıyla değil, fiilsizlikle yapılıyor.
Bu üçlü dizinde sekiz yerde işlendi ve Nahl 16/78'de sekiz halkalı bir tablo kurulmuştu. Oraya dayanıyorum ve tabloyu buradan genişletiyorum:
| Yer | Cümle | Üçlünün işi |
|---|---|---|
| Ahkāf 46/26 | Ve cealnâ lehüm sem'an ve ebsâran ve ef'ideten fe-mâ ağnâ anhüm… | Verildi — işe yaramadı |
| Câsiye 45/23 | Ve hateme alâ sem'ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî ğışâveten | Kapatıldı — mühür ve perde |
| Fussilet 41/20 | Şehide aleyhim sem'uhüm ve ebsâruhüm ve cülûdühüm | Şahitlik etti — üçüncüsü deri |
| Secde 32/9 | Ve ceale leküm … kalîlen mâ teşkürûn | Verildi — şükredilmedi |
| Mü'minûn 23/78 | Ve hüve'llezî enşee lekümü's-sem'a ve'l-ebsâra ve'l-ef'ide | İnşa edildi |
| Mülk 67/23 | Kul hüve'llezî enşeeküm ve ceale leküm … kalîlen mâ teşkürûn | Verildi — şükredilmedi |
| İsrâ 17/36 | İnne's-sem'a ve'l-basara ve'l-fuâde küllü ülâike kâne anhü mes'ûlâ | Sorumlu tutuldu |
| Nahl 16/78 | Ve ceale leküm … lealleküm teşkürûn | Verildi — şükür umuluyor |
| A'râf 7/179 | Lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ ve lehüm a'yünün lâ yubsırûne bihâ ve lehüm âzânün lâ yesmeûne bihâ | Var — kullanılmıyor |
| En'âm 6/46 | İn ehazallâhu sem'aküm ve ebsâraküm ve hateme alâ kulûbiküm | Alınma ihtimali |
Ve A'râf'ın eklediği şey iki noktadadır. İkisi de metinden doğrulanabilir ve ikisi de bu ayeti bütün halkalardan ayırır.
| Öteki halkalar | A'râf 7/179 | |
|---|---|---|
| Sıra | Sem' → ebsâr → ef'ide — dıştan içe | Kulûb → a'yün → âzân — içten dışa |
Ahkāf 46/26'da sıralamanın anlamı kaydedilmişti: dıştan içe gidiliyor — işitilen → görülen → içeride değerlendirilen. A'râf'ta bu yön ters çevrilmiştir: kalp önce geliyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı sıralamanın kendisidir: öteki ayetler organların verilişini anlatıyordu ve veriliş sırası dıştan içeydi. A'râf ise kullanılmayışını anlatıyor ve işe kalpten başlıyor. Yani eksiklik, dış kapılarda değil, içeride başlıyor gibi resmediliyor. Bu bir izahtır, bir hüküm değil.
| Organ | Öteki halkalar | A'râf 7/179 |
|---|---|---|
| İç | Ef'ide / fuâd / kalb | Kulûb |
| Göz | Ebsâr / basar | A'yün |
| Kulak | Sem' (masdar, tekil) | Âzân (üznün çoğulu) |
Ve fark kaydedilmelidir: öteki ayetlerde sem' masdardır — yani işitme melekesi. A'râf'ta ise âzân: organın kendisi.
Bunu bir dil verisi olarak kaydediyorum: A'râf üç yerde de organı adlandırıyor, meleke adını kullanmıyor. Ve bu, cümlenin işiyle uyumludur: ayet organların bulunduğunu söylüyor (lehüm — "onların vardır") ve işlemediğini. Melekenin değil, aletin varlığı vurgulanıyor.
| Organ | Fiil | Kök | Ne bildiriyor |
|---|---|---|---|
| Kulûb | Lâ yefkahûne | ف-ق-ه | Derinlemesine kavramak — yüzeysel bilmek değil |
| A'yün | Lâ yubsırûne | ب-ص-ر | Görmek — nazardan farklı: sonucu bildirir |
| Âzân | Lâ yesmeûne | س-م-ع | İşitmek |
ف-ق-ه kökünün seçilmesi kaydedilmeye değer: kök, bir şeyin derinine inip anlamak demektir; dilciler ilmden daha dar ve daha derin bir anlama işaret eder.
Ve Şuarâ 26/194 bahsinde (alâ kalbike) kaydedilmişti: Kur'an kalbe akletme ve anlama nispet eder ve buna örnek olarak tam bu cümle anılmıştı (lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ — A'râf 7/179). Oraya dayanıyorum.
| Yer | Cümle | Orada kaydedilen |
|---|---|---|
| Muhammed 47/12 | Ye'külûne kemâ te'külü'l-en'âm | Hayvanın yemesi kınanmıyor; insanın yalnız o kadarıyla yetinmesi anlatılıyor. Ve benzetme kişiye değil, fiile yapılıyor. |
| Furkān 25/44 | İn hüm illâ ke'l-en'âmi bel hüm edallü sebîlâ | Bel hüm edallü ekinin gerekçesi: hayvanın bir yolu yoktur ki sapsın. Karşılaştırma, verilen imkânın kullanılmamasına bakıyor. |
Ve Muhammed'de kaydedilen bir şey burada özellikle önem taşır ve tekrarlamam gerekiyor, çünkü ayetin incitmeyen bir dille okunması buna bağlıdır: Kur'an en'âmı (otlayan çiftlik hayvanlarını) başka yerlerde bir nimet olarak sayar ve onlar için müstakil bir sûre adı vardır (En'âm, 6). Nahl 16/5-8'de bu hayvanların yaratılışı bir lütuf olarak anlatılır.
| Furkān 25/44 | A'râf 7/179 | |
|---|---|---|
| Öncesi | Em tahsebü enne ekserahüm yesmeûne ev ya'kılûn — iki fiil | Üç organ, üç fiil — ayrıntılı sayım |
| Benzetme | Ke'l-en'âmi bel hüm edallü sebîlâ | Ke'l-en'âmi bel hüm edall |
| Fark | Sebîlâ kaydı var | Sebîlâ kaydı yok |
| Kapanış | (sonraki ayete geçiliyor) | Ülâike hümü'l-ğāfilûn |
A'râf, edall kelimesini kayıtsız bırakıyor ve yerine bir kapanış cümlesi koyuyor: ülâike hümü'l-ğāfilûn.
غ-ف-ل kökü yüz otuz altıncı ayette geçmişti (ve kânû anhâ ğāfilîn) ve yüz yetmiş ikinci ayette bir mazeret olarak anılmıştı (innâ künnâ an hâzâ ğāfilîn).
Ve bu, sûre içinde doğrulanabilir bir örgüdür ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: yüz yetmiş ikinci ayette gaflet bir mazeret olarak öne sürülüyordu; yüz yetmiş dokuzuncu ayet aynı kelimeyi bir teşhis olarak veriyor. İki ayet arasında yedi ayet var. Yani sûre, kapatılan mazeretin adını birkaç ayet sonra bir vasıf olarak geri getiriyor. Bu bir izahtır, bir hüküm değil.