وَٱتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ٱلَّذِىٓ ءَاتَيْنَٰهُ ءَايَٰتِنَا فَٱنسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ ٱلشَّيْطَٰنُ فَكَانَ مِنَ ٱلْغَاوِينَ
Vetlü aleyhim nebee'llezî âteynâhu âyâtinâ fenselaha minhâ fe-etbeahü'ş-şeytânü fe-kâne mine'l-ğāvîn · Ve lev şi'nâ le-refa'nâhu bihâ ve lâkinnehû ahlede ile'l-ardı vetteba'a hevâh, fe-meselühû ke-meseli'l-kelbi in tahmil aleyhi yelhes ev tetrukhü yelhes, zâlike meselü'l-kavmi'llezîne kezzebû bi-âyâtinâ, fâksusi'l-kasasa leallehüm yetefekkerûn · Sâe meselen il-kavmü'llezîne kezzebû bi-âyâtinâ ve enfüsehüm kânû yazlimûn
"Onlara, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini oku: o, onlardan sıyrılıp çıktı; şeytan da onu peşine taktı ve azgınlardan oldu. · Dileseydik onu o âyetlerle yükseltirdik; fakat o yere saplandı ve hevâsının ardına düştü. Onun durumu, köpeğin durumu gibidir: üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu budur. Bu kıssayı anlat — belki düşünürler. · Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine haksızlık eden topluluğun durumu ne kötüdür!"
Bu ayet hakkında klasik kaynaklarda birbirini tutmayan çok sayıda rivayet ve isim aktarılır. Bu tefsirde hiçbir isim verilmiyor ve hiçbir rivayet nakledilmiyor, çünkü:
İki — nakledilen isimler birbirini tutmuyor ve sıhhatleri verilemiyor (STYLE).
Üç — ve ayetin kendisi, olayın bir kişiye özgü kalmadığını söylüyor: zâlike meselü'l-kavmi'llezîne kezzebû bi-âyâtinâ — "işte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu budur."
Yani ayet, tekil bir hikâyeden bir tür çıkarıyor. Bu, metinden doğrulanabilir bir veridir ve isim aramanın gereksizliğini metnin kendisi bildiriyor.
س-ل-خ kökü: deriyi gövdeden ayırmak, yüzmek. Seleha'ş-şât — koyunun derisini yüzdü. VII. bâb (inselaha) dönüşlüdür: kendiliğinden sıyrılmak, çıkmak.
Ve kökün Kur'an'daki öteki kullanımı kaydedilmelidir: fe-izenselaha'l-eşhuru'l-hurum (Tevbe 9/5) — "haram aylar çıkınca". Tevbe'de işlendi. Orada zamanın geçip gitmesi, burada bir kişinin âyetlerden çıkması.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı kökün somut anlamıdır: deri, giysi gibi çıkarılan bir şey değildir — gövdenin kendisine aittir. Kökün seçtiği resim, ayrılan şeyin dışarıdan takılmış bir şey olmadığını sezdiriyor.
| Ayet | Fiil | Ne çıkarılıyor |
|---|---|---|
| 22 | Bedet lehümâ sev'âtühümâ | Örtü gitti |
| 27 | Yenziu anhümâ libâsehümâ | Libâs — elbise çıkarılıyor |
| 26 | Ve libâsü't-takvâ zâlike hayr | Libâs — giyilecek olan |
| 175 | Fenselaha minhâ | Âyetler — deri gibi sıyrılıyor |
Sûre, giyme ve soyunma resmini dört ayrı yerde kullanıyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı dört ayetin kelimeleridir.
خ-ل-د kökü: kalıcılık, sürekli kalmak. IV. bâb (ahlede) burada "bir yere yapışıp kalmak, oraya meyledip yerleşmek" anlamındadır.
Bunu bir kelime kaydı olarak veriyorum: kelime, ebedîlik kökünden geliyor ve geçici bir yere yapışmayı anlatıyor. Yani kalıcılık arayışı, kalıcı olmayan bir yere yöneltilmiş oluyor.
Ve ayetin ilk yarısı kaydedilmelidir: ve lev şi'nâ le-refa'nâhu bihâ. Yükselme, yine aynı âyetlerle olacaktı (bihâ). Aynı şey hem yükseltebiliyor hem elden çıkabiliyor.
Ve benzetmenin hangi noktada işlediği, cümlenin kendi yapısından okunur. Bu, tartışmasız bir metin verisidir:
Yani benzetmenin dayandığı nokta köpeğin kendisi değil, durumun değişmemesidir. Ve bunu ayetin yapısı söylüyor: iki şart cümlesi kuruluyor ve ikisinin cevabı aynı kelimeyle veriliyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı cümlenin yapısıdır: benzetme bir aşağılama değil, bir tepkisizlik tarifidir. Kişiye ne yapılırsa yapılsın — üstüne varılsa da, kendi hâline bırakılsa da — davranışı değişmiyor. Ve tam bu, âyetlerin işe yaramaz hâle gelmesinin tarifidir: uyarı da bırakma da aynı sonucu veriyor.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 132 | Mehmâ te'tinâ bihî min âyetin … fe-mâ nahnü leke bi-mü'minîn — ne getirirsen getir |
| 176 | İn tahmil aleyhi yelhes ev tetrukhü yelhes — ne yapılırsa yapılsın |
İki ayet aynı yapıyı kuruyor: giriş ne olursa olsun çıkış değişmiyor. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir örtüşmedir.
Ve STYLE gereği bir kayıt daha düşüyorum, çünkü bu benzetme incitici bir dille kullanılabilir: ayet bir insan grubunu hayvanlaştırmıyor; bir davranış biçimini tarif ediyor. Ve tarif edilenin kim olduğunu ayetin kendisi söylüyor: ellezîne kezzebû bi-âyâtinâ — bir vasıf. Kim o vasfı taşırsa ona dahildir; bu, sûrenin kendi ilkesidir.
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: benzetme kişiye değil, duruma yapılıyor — fe-meselühû ke-meseli'l-kelb: "onun durumu, köpeğin durumu gibidir". İki tarafta da mesel kelimesi var.
Bu, Muhammed 47/12'de kaydedilen dizim tercihiyle aynıdır (ye'külûne kemâ te'külü'l-en'âm — benzetme kişiye değil, fiile yapılıyor). Oraya dayanıyorum.
ق-ص-ص kökü: bir izi takip etmek. Kasas, izi sürülerek anlatılan şeydir. Kök sûrenin yedinci ayetinde geçmişti (fe-le-nekussanne aleyhim bi-ilm) ve otuz beşinci ayette de (yekussûne aleyküm âyâtî).
| Ayet | Kim anlatıyor |
|---|---|
| 7 | Allah — fe-le-nekussanne aleyhim bi-ilm |
| 35 | Elçiler — yekussûne aleyküm âyâtî |
| 176 | Muhatap — fâksusi'l-kasas |