وَٱخْتَارَ مُوسَىٰ قَوْمَهُۥ سَبْعِينَ رَجُلًا لِّمِيقَٰتِنَا فَلَمَّآ أَخَذَتْهُمُ ٱلرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّٰىَ
Vahtâra Mûsâ kavmehû seb'îne racülen li-mîkātinâ, fe-lemmâ ehazethümü'r-racfetü kāle rabbi lev şi'te ehlektehüm min kablü ve iyyâye, e-tühlikünâ bimâ feale's-süfehâü minnâ, in hiye illâ fitnetük, tudıllü bihâ men teşâü ve tehdî men teşâ, ente veliyyünâ fe'ğfir lenâ verhamnâ ve ente hayru'l-ğāfirîn · Vektüb lenâ fî hâzihi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhırati innâ hüdnâ ileyk, kāle azâbî usîbü bihî men eşâü ve rahmetî vesiat külle şey'
"Mûsâ, belirlediğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca dedi ki: 'Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptığı yüzünden bizi helâk eder misin? Bu, senin bir sınamandan başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin. Sen bizim velimizsin; bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en hayırlısısın. · Bize bu dünyada da ahirette de iyilik yaz. Biz sana yöneldik.' Buyurdu ki: 'Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.'"
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: cümlede minnâ ("bizden") kaydı var. Yani suçlular dışlanmıyor; "içimizden" deniyor.
Ve süfehâ kelimesi altmış altıncı ayette geçmişti — orada Hûd'a yöneltilen itirazın kelimesiydi (innâ le-nerâke fî sefâhetin). Aynı kök, iki ayrı yön: biri elçiye atılan bir suçlama, öteki kendi topluluğu için kabul edilen bir teşhis. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
ف-ت-ن kökü: altını ateşe sokup ayarını anlamak. Kökün bu somut anlamı Tâhâ 20/40'ta işlendi; oraya dayanıyorum.
Ve cümlenin devamı — tudıllü bihâ men teşâü ve tehdî men teşâ — kelâmî bir tartışma alanına açılır. STYLE gereği o tartışmaya girmiyorum ve taraf olmuyorum.
| # | Metin verisi |
|---|---|
| 1 | Cümle bir dua içinde geçiyor, bir hüküm bildirimi olarak değil |
| 2 | Cümlenin ardından hemen bir talep geliyor: fe'ğfir lenâ verhamnâ — yani konuşan taraf, cümleyi bir çaresizlik bildirimi olarak kullanmıyor |
| 3 | Ve cevap, sûrenin en geniş cümlelerinden biridir: ve rahmetî vesiat külle şey' |
Ve dizinde bu alanda tutulan tutarlı kayıt burada da geçerlidir: "dilediğine" ifadesi, keyfîlik anlamında okunursa Kur'an'ın kendi diliyle çelişir — çünkü aynı metin rahmetin ve hidayetin nereye yöneldiğini defalarca tarif eder. Bu kayıt Bakara'de konmuştu; oraya dayanıyorum ve tartışmayı burada açmıyorum.
Yüz elli altıncı ayetin cevabı iki cümledir ve ikisi arasında bir dizim farkı vardır. Bu fark metinden okunur:
| Cümle | Kayıt | Kapsam |
|---|---|---|
| Azâbî usîbü bihî men eşâ | Kayıtlı — bir irade kaydı | Belirli |
| Ve rahmetî vesiat külle şey' | Kayıtsız | Külle şey' — her şey |
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve dayanağı iki cümlenin kuruluşudur: birincide bir sınırlama var, ikincide yok.
Ve Ğâfir (Mü'min) 40/7'de arşı taşıyanların duasında aynı ifade geçmişti: rabbenâ vesi'te külle şey'in rahmeten ve ilmâ. Orada kaydedilmişti: sıralama rahmeti ilimden önce koyuyor. Oraya dayanıyorum.
İki ayet arasındaki fark kaydedilmelidir: Gâfir'de cümle bir duadır (kullar söylüyor); A'râf'ta bir cevaptır.
Bakara 2/62'de bu kök işlendi ve orada kaydedilmişti: Kur'an bu kökü fiil hâlinde kullanır ve A'râf 7/156'da tövbe anlamında geçer. Oraya dayanıyorum.
Ve bu, kelime çözümlemesi bakımından kaydedilmesi gereken bir veridir; buradan bir topluluk hakkında bir hüküm çıkarılmaz (STYLE).
Ellezîne yettebiûne'r-rasûle'n-nebiyye'l-ümmiyye'llezî yecidûnehû mektûben ındehüm fi't-Tevrâti ve'l-İncîli ye'müruhüm bi'l-ma'rûfi ve yenhâhüm ani'l-münkeri ve yühıllü lehümü't-tayyibâti ve yüharrimu aleyhimü'l-habâise ve yedau anhüm ısrahüm ve'l-ağlâle'lletî kânet aleyhim…
Ayet bir dizi vasıf sayıyor ve dizinin yapısı kaydedilmelidir: beş fiil, iki karşıt çift ve bir tek.
| # | Fiil | Karşıtı |
|---|---|---|
| 1 | Ye'müruhüm bi'l-ma'rûf | 2 |
| 2 | Ve yenhâhüm ani'l-münker | 1 |
| 3 | Ve yühıllü lehümü't-tayyibât | 4 |
| 4 | Ve yüharrimu aleyhimü'l-habâis | 3 |
| 5 | Ve yedau anhüm ısrahüm ve'l-ağlâl | (tek) |
| Kelime | Kök | Sûrede nerede |
|---|---|---|
| El-ma'rûf | ع-ر-ف | Sûrenin adı (el-a'râf, 46-48) ve 199: ve'mur bi'l-urf |
| Et-tayyibât / el-habâis | ط-ي-ب / خ-ب-ث | 58: el-beledü't-tayyib / ve'llezî habüse · 32: et-tayyibâti mine'r-rızk |
Yani yüz elli yedinci ayet, sûrenin adının kökünü ve elli sekizinci ayetteki iki toprağın kelimelerini bir arada kullanıyor. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir örgüdür ve bunu bir gözlem olarak kaydediyorum.
إ-ص-ر kökü: bir şeyi yerinde tutan bağ, ağırlık; ve buradan yük. Dilciler kökü çadırın yere bağlandığı ip resmine bağlar.
Ve fiilin seçimi kaydedilmeye değer: yedau — "indirir, bırakır". Kırmak ya da koparmak değil; yere bırakmak.
Ve bu ayetten fıkhî hüküm kurmuyorum ve hangi yükün kastedildiğini adlandırmıyorum; Kur'an burada bir vasıf tarif ediyor ve ayrıntıya girmiyor (STYLE).