مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىٰ
Kök: ص-ح-ب. Bu kök Abese bölümünde işlendi; orada kaydedilenler burada aynen geçerlidir:
Beraber olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek. Sâhib — arkadaş, yoldaş; sohbet — beraberlik; ashâb — beraber olanlar. Zevce hukukî bir bağı anlatır; sâhibe ise beraberliği anlatır.
Abese bölümü ayrıca Tekvîr 81/22'deki aynı kullanıma işaret etmişti: "Sizin arkadaşınız (صَاحِبُكُم) mecnûn değildir." Orada kaydedilen tespit şuydu: "kelime, uzun yıllar birlikte yaşamış olmanın kurduğu tanışıklığa dayanıyor: onu tanıyorsunuz."
| Tekvîr 81/22 | Necm 53/2 | |
|---|---|---|
| Cümle | mâ sâhibüküm bi-mecnûn | mâ dalle sâhibüküm ve mâ ğavâ |
| Reddedilen itham | Delilik — aklın örtülmesi | Sapma ve azma — yolun ve iradenin bozulması |
| Delil | Tanışıklık | Tanışıklık |
Ve bu, çok pratik bir muhakemedir. Ayet mucize göstermiyor, bir naklî delil öne sürmüyor. Muhatabın kendi hafızasına başvuruyor. Bir kasabada kırk yıl yaşamış birinin karakteri hakkında, o kasabanın halkının bir kanaati vardır ve o kanaat propagandayla kolay kolay değişmez.
Ayet "benim arkadaşım" ya da "Allah'ın elçisi" demiyor; "sizin arkadaşınız" diyor. Zamir muhataba ait. Yani ilişkinin sahibi onlar. Ve bir insan hakkında en güvenilir şahitlik, onunla yaşamış olanın şahitliğidir.
Bugüne bakan tarafı: bir kişi hakkındaki iddiaları değerlendirirken sorulacak ilk soru, iddianın kaynağı değil, iddia edilen kişinin bilinen geçmişidir. Ayet bu sıralamayı kuruyor: önce tanıdıklık, sonra iddia.
ضَلَّ — Kök: ض-ل-ل. Bu kök Duhâ bölümünde tam olarak çözümlendi; tekrarlamıyorum. Orada kaydedilenlerin özeti:
Kökün asıl anlamı bir şeyin içinde kaybolup görünmez olmak, yolu bulamamak, izini şaşırmaktır. Türkçedeki "dalâlet" kelimesinin taşıdığı ağır ahlakî yükü Arapça kök taşımaz. Delili Kur'an'ın kendi kullanımıdır: "Toprakta kaybolduğumuzda…" (Secde 32/10); "Rabbim şaşırmaz ve unutmaz" (Tâhâ 20/52) — burada fiil Allah hakkında kullanılıyor ve bir bilgi eksikliğini olumsuzluyor.
Kökün somut anlamı: bir şeyin peşinden gidip zarar görmek, doymak bilmez biçimde bir şeye dalıp bozulmak.
Dilcilerin kaydettiği en somut kullanım kayda değer: غَوِيَ ٱلْفَصِيل — deve yavrusu sütü aşırı emip midesi bozuldu, hastalandı. Yavru sütten mahrum kalmıyor; fazla alıyor ve bundan bozuluyor.
- غَىّ (ğayy) — sapıklık, azgınlık; ve Kur'an'da cehennemde bir yerin adı olarak da geçer (Meryem 19/59: fe-sevfe yelkavne ğayyâ).
- غَاوِي (ğâvî), çoğulu غَاوُون — Kur'an, şairlerin ardından gidenler için bu kelimeyi kullanır (Şuarâ 26/224).
- أَغْوَىٰ — azdırmak. İblîs'in sözünde geçer: "Beni azdırdığın için…" (A'râf 7/16).
| ضَلَّ | غَوَىٰ | |
|---|---|---|
| Kökün somut anlamı | Yolu bulamamak, kaybolmak | Arzunun peşinde bozulmak |
| Kusurun yeri | Bilgi — nereye gideceğini bilmemek | İrade — bildiği halde çekilmek |
| Kişinin durumu | Yönünü kaybetmiş | Yönünü bilip başka yöne gitmiş |
| Karşıtı | Hidayet (hüdâ) — yolun gösterilmesi | Rüşd (rüşd) — olgunluk, kendini tutabilme |
"Dinde zorlama yoktur; rüşd, ğayyden ayrılmıştır." (Bakara 2/256)
Bu ayette ğayyın karşısına hüdâ değil rüşd konuyor. Ve rüşd, Arapçada bilgi değil olgunluk bildirir: kişinin kendi işini yürütebilecek hale gelmesi. Yani ğayy, bilgi eksikliğinin değil, kendini yönetememenin adıdır.
Buna karşılık dalâlin karşısına Kur'an düzenli olarak hüdâyı koyar — nitekim bu sûrenin otuzuncu ayeti tam olarak bunu yapar: "kim yolundan saptı (dalle)… kim doğru yolu buldu (ihtedâ)."
İki kapı da kapatılıyor. Çünkü bir kişinin sözü iki yoldan bozulabilir: ya doğruyu bilmiyordur, ya bilir de başka türlü söyler. Ayet ikisini birden reddediyor ve bunu iki ayrı fiille yapıyor.
مَا + mâzî fiil. Arapçada mâ ile mâzî fiilin olumsuzlanması, geçmişte olup bitmiş bir işin kesin olarak gerçekleşmediğini bildirir. Lâ yadıllu (sapmaz) denseydi, gelecekte de sapmayacağı iddia edilmiş olurdu — bu, insan hakkında söylenemeyecek bir cümledir. Mâ dalle denince iddia bir geçmiş kaydı hakkındadır: bu adam bugüne kadar sapmadı.
Ve bu, muhatabın doğrulayabileceği bir iddiadır. Gelecek hakkındaki bir iddia doğrulanamaz; geçmiş hakkındaki bir iddia, o geçmişi paylaşanlara sorulur.
Ve olumsuzluk edatı iki kez tekrarlanıyor: mâ dalle… ve mâ ğavâ. Tek mâ ile "ne saptı ne azdı" denebilirdi. Tekrar, iki fiilin ayrı ayrı reddedildiğini gösteriyor — yani ikisi eşanlamlı sayılmıyor.