42/40-43 — Karşılık, af ve hak: dört ayetin kurduğu denge
Bu dört ayet birlikte okunmalıdır, çünkü tek başına alındığında her biri farklı bir sonuca götürür. Önce her birini tek tek ele alıyorum, sonra kurdukları dengeyi topluca göstereceğim.
وَجَزَٰٓؤُا۟ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَا ۖ فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُۥ عَلَى ٱللَّهِ ۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلظَّٰلِمِينَ
Ve cezâü seyyietin seyyietün mislühâ; fe-men afâ ve asleha fe-ecruhû ala'llâh; innehû lâ yuhıbbu'z-zâlimîn
"Bir kötülüğün karşılığı, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse, onun ecri Allah'a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez."
Cümle, hakkı olan karşılığı da seyyie diye adlandırıyor. Yani meşru karşılık, "iyilik" diye değil, aynı kelimeyle anılıyor.
Bu, belâgatta bilinen bir kullanımdır: müşâkele — karşılığı, karşılık verilen şeyin adıyla anmak. Ve Kur'an'da örnekleri vardır (ve cezâü seyyietin seyyietün mislühâ; fe-meni'tedâ aleyküm fe'tedû aleyhi bi-misli me'tedâ aleyküm — Bakara 2/194).
Karşılığa "kötülük" denmesi, hakkın kullanılmasıyla erdemin aynı şey olmadığını gösteriyor. Kişi hakkını alır ve bunda kınanmaz — kırk birinci ayet bunu açıkça söyleyecek. Ama aldığı şey, güzel bir şey olarak adlandırılmıyor.
| Cümle | Ne yapılıyor | Nasıl adlandırılıyor |
|---|---|---|
| Cezâü seyyietin seyyietün mislühâ | Karşılık verme | Seyyie — kötülük |
| Fe-men afâ ve asleha fe-ecruhû ala'llâh | Affetme | Ecr — karşılık, ödül |
Misl — denk, eşit. Kök م-ث-ل; Muhammed'de işlendi.
Ve ayet bunu sonda açıkça söylüyor: innehû lâ yuhıbbu'z-zâlimîn. Yani izin verilen şeyin yanına bir sınır konmuş.
Bakara 2/223'te kaydedilen desen burada da işliyor: "Sûrede tekrarlanan biçim: ruhsatın yanına sorumluluk kaydı."
Ve misl kelimesi sûrede ikinci kez geçiyor — on birinci ayette leyse ke-mislihî şey' ifadesindeydi. Aynı kök, iki ayrı işte: biri benzerliği reddediyor, öteki denkliği şart koşuyor. Bu, doğrulanabilir bir olgudur; bilinçli bir tercih iddiası kurmuyorum.
Ve burada kaydedilmesi gereken bir ayrıntı var: af tek başına yeterli görülmüyor. Yanına ikinci bir fiil ekleniyor.
Islâh — kök ص-ل-ح. Hucurât 49/9-10'da işlendi: bozulmuş olanı kullanılır hâle getirmek. Sâlih — işe yarar, bozulmamış.
İki fiilin birlikte gelmesi, affın nasıl bir af olduğunu belirliyor ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum:
Af tek başına bir çekilme olabilir — kişi hakkını almaz, ilişkiyi keser, uzaklaşır. Bu, teknik olarak aftır ama bozulmuş olanı onarmaz.
Islâh şartı, affı bir onarıma bağlıyor. Yani beklenen şey, hakkın bırakılması değil, ilişkinin düzeltilmesi.
Dayanağım cümlenin kendisidir: iki fiil ve ile bağlanmış ve karşılık ikisine birden verilmiştir — fe-ecruhû, tekil zamir, ikisini birden karşılıyor.
| Karşılık verme | Affetme | |
|---|---|---|
| Karşılığı kim veriyor | Kişinin kendisi | Allah |
| Miktar | Mislühâ — belli | Söylenmiyor |
| Ne zaman | Şimdi | Belirtilmiyor |
| Adı | Seyyie | Ecr |
Hakkını alan kişi, alacağını kendisi alır ve ne kadar alacağı bellidir. Affeden kişi, alacağını başkasından alır ve ne kadar olduğu belli değildir.
Ve alâ harfi kaydedilmelidir: ecruhû alâ'llâh — "Allah'ın üzerine". Arapçada alâ yükümlülük bildirir. Cümle, affedenin alacağını bir taahhüde bağlıyor.
Hadîd 57/11'de karz-ı hasen (Allah'a güzel borç verme) bahsinde aynı yapı işlenmişti: insanın verdiği şey bir borç olarak adlandırılıyor ve karşılığı katlanarak vaat ediliyordu. Burada aynı yapı, mal yerine hak üzerinde kuruluyor.