وَقَالَ ٱلَّذِىٓ ءَامَنَ يَٰقَوْمِ ٱتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ ٱلرَّشَادِ · يَٰقَوْمِ إِنَّمَا هَٰذِهِ ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَا مَتَٰعٌ وَإِنَّ ٱلْءَاخِرَةَ هِىَ دَارُ ٱلْقَرَارِ
"İman eden adam dedi ki: 'Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola ileteyim. Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak bir yararlanmadır; âhiret ise kalınacak yurttur.'"
Adam bu bölümde üç kez yâ kavmi (ey kavmim) diyerek başlıyor (38, 39, 41); aynı hitap daha önce de geçmişti. Yani karşı tarafı dışlamıyor; kendini onların içinde sayarak konuşuyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: yirmi sekizinci ayette imanını gizleyen biri olarak tanıtılmıştı. Konuşması ilerledikçe açıklık artıyor, ama hitap hiç değişmiyor.
دَارُ ٱلْقَرَار — karâr: kök ق-ر-ر, yerleşip sabit kalmak. Dünya metâ' (yararlanılan geçici şey), âhiret dâru'l-karâr (yerleşilen yurt) diye anılıyor. İki kelime de kalıcılık ekseninde seçilmiş.
ف-و-ض kökü: bir işi bütünüyle bir başkasına bırakmak, yetkiyi devretmek. Kelimenin hukukî bir çağrışımı vardır: temsil yetkisi vermek.
Konuşmanın bu cümleyle bitmesi kaydedilmeye değer: adam argümanını kurmuş, uyarısını yapmış, ve sonunda sonucu üstlenmeyi bırakmıştır. Ve bir sonraki ayet sonucu bildiriyor: fe-vekāhullâhu seyyiâti mâ mekerû — "Allah onu, kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu."