فَوَقَىٰهُ ٱللَّهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا۟ وَحَاقَ بِـَٔالِ فِرْعَوْنَ سُوٓءُ ٱلْعَذَابِ · ٱلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا
"Allah onu, kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu; Fir'avn ailesini ise azabın kötüsü kuşattı: sabah akşam ateşe sunulurlar."
فَوَقَىٰهُ — kök و-ق-ي: korumak, siper olmak. Yirmi birinci ayette mâ kâne lehüm minallâhi min vâk (koruyanları yoktu) denmişti; burada aynı kök, korunan biri için kullanılıyor.
Ve korunmanın neye karşı olduğu kaydedilmeye değer: seyyiâti mâ mekerû — kurdukları tuzakların kötülükleri. Tuzak kurulmuş; ayet tuzağın kurulmadığını söylemiyor, sonucunun ona dokunmadığını söylüyor.
وَحَاقَ — kök ح-ي-ق: bir şeyin sahibine dönüp onu kuşatması. Dilciler kelimenin özellikle "kurulan tuzağın kuranı sarması" bağlamında kullanıldığını kaydeder.
غُدُوًّا وَعَشِيًّا — sabah ve akşam. Elli beşinci ayette Peygamber'e bi'l-aşiyyi ve'l-ibkâr (akşamüstü ve sabah) tesbih emredilecek. Aynı iki vakit, iki ayrı sahnede: biri sunulma, öteki tesbih. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir karşıtlıktır.
Ayetin bu ifadesinden berzah hâline dair çıkarımlar yapıldığı klasik tefsirlerde nakledilir. Bu tartışmayı aktarmakla yetiniyor, hüküm kurmuyorum.