إن الذين توفاهم الملائكة ظالمي أنفسهم قالوا فيم كنتم قالوا كنا مستضعفين في الأرض قالوا ألم تكن أرض الله واسعة فتهاجروا فيها … · إلا المستضعفين من الرجال والنساء والولدان لا يستطيعون حيلة ولا يهتدون سبيلا · فأولئك عسى الله أن يعفو عنهم … · ومن يهاجر في سبيل الله يجد في الأرض مراغما كثيرا وسعة
İnne'llezîne teveffâhümü'l-melâiketü zâlimî enfüsihim kālû fîme küntüm, kālû künnâ müstad'afîne fi'l-ard, kālû elem tekün ardullâhi vâsiaten fe-tühâcirû fîhâ … · İlle'l-müstad'afîne mine'r-ricâli ve'n-nisâi ve'l-vildâni lâ yestetîûne hîleten ve lâ yehtedûne sebîlâ · Fe-ülâike ase'llâhu en ya'füve anhüm … · Ve men yühâcir fî sebîlillâhi yecid fi'l-ardı mürâğamen kesîran ve seaten
"Kendilerine yazık ederken melekler canlarını aldığı kimselere: 'Ne hâldeydiniz?' derler. 'Biz yeryüzünde güçsüz düşürülmüştük' derler. 'Allah'ın yeri geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya?' derler… Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan gerçekten güçsüz bırakılmış olup bir çare bulamayanlar ve bir yol bilemeyenler başka. İşte onları Allah'ın affetmesi umulur… Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik bulur."
Bu bloğun en önemli tarafı, iki ayetin birlikte okunmasını gerektirmesidir. Ve bu tefsirde ikisi birlikte veriliyor.
| Ayet | Ne oluyor | Kimin hakkında |
|---|---|---|
| 97 | Künnâ müstad'afîne fi'l-ard mazereti kabul edilmiyor | Gidebilecekken gitmeyenler |
| 98 | İlle'l-müstad'afîn … lâ yestetîûne hîleten ve lâ yehtedûne sebîlâ — istisna | Gerçekten çare bulamayanlar |
| 99 | Fe-ülâike ase'llâhu en ya'füve anhüm | İstisnanın karşılığı |
Bunu ayrıca öne çıkarıyorum, çünkü doksan yedinci ayet tek başına okunduğunda ayetin koyduğu ölçü kaybolur.
| Kalem | Lafız | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| Bir | Lâ yestetîûne hîleten | Bir çare bulamamak |
| İki | Ve lâ yehtedûne sebîlâ | Bir yol bilememek |
Hîle — kök ح-و-ل: dönmek, bir durumdan bir duruma geçmek. Tahavvül — değişim; havl — güç, dönüş. Yani hîle, kelimenin kökünde "durumu değiştirebilme imkânı"dır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kökün somut anlamıdır: ayet, mazereti bir niyet meselesi olarak değil, durumu değiştirebilme imkânının bulunup bulunmaması olarak tarif ediyor.
Ve doksan sekizinci ayette sayılan üç kalem — er-ricâl, en-nisâ, el-vildân — yetmiş beşinci ayetle birebir aynıdır.
| Ayet | Lafız | İşlev |
|---|---|---|
| 75 | El-müstad'afîne mine'r-ricâli ve'n-nisâi ve'l-vildân | Savaşın gerekçesi |
| 98 | El-müstad'afîne mine'r-ricâli ve'n-nisâi ve'l-vildân | Mazeretin kabul edildiği yer |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre, aynı kesim için hem savaşılmasını hem de mazeretlerinin kabul edilmesini söylüyor. İkisi çelişmiyor: biri dışarıdakilere, öteki onların kendisine bakıyor.
Kur'an'da "yerin genişliği" üç ayette geçer ve üçü yan yana konmalıdır. Tablo üç ayetin lafzını karşılaştırır.
| Nisâ 4/97 | Zümer 39/10 | Ankebût 29/56 | |
|---|---|---|---|
| Lafız | Elem tekün ardullâhi vâsia | Ve ardullâhi vâsia | İnne ardî vâsia |
| Kip | Soru — elem tekün | Haber | Haber |
| Zaman | Geçmiş — tekün | Şimdi | Şimdi |
| İzâfet | Ardullâh — Allah'ın yeri | Ardullâh | Ardî — benim yerim |
| Hitap | Üçüncü şahıs — anlatılıyor | Yâ ıbâdi'llezîne âmenû | Yâ ıbâdî — birinci şahıs |
| Devamı | Fe-tühâcirû fîhâ | İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrahüm bi-ğayri hisâb | Fe-iyyâye fa'büdûn |
| İşlevi | Sorgu — sonradan sorulan soru | Teselli — sabredene karşılık | Çağrı — kulluk emri |
Ankebût 29/56 bahsinde Zümer ile Ankebût arasındaki fark zaten tablolanmıştı ve orada kaydedilmişti:
"Fark kaydedilmelidir: Zümer'de 'Allah'ın yeri', burada 'benim yerim' — birinci şahıs. Ve hitap da birinci şahıs: yâ ıbâdî — 'ey kullarım.'"
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı yukarıdaki tablodur: Zümer ve Ankebût'ta cümle bir çağrıdır, önden söylenir. Nisâ'da aynı cümle bir sorudur ve geçmiş zamanla kurulmuştur — yani iş bittikten sonra sorulmaktadır.
Mürâğam — dilciler kelimeyi iki türlü açıklar: (a) gidilecek, sığınılacak yer; (b) karşı tarafı çaresiz bırakacak bir konum. İki izahı da aktarıyorum; tercih dayatmıyorum.
| Ayet | Kelime | Kimin |
|---|---|---|
| 97 | Vâsia | Yerin genişliği — soru olarak |
| 100 | Sea | Hicret edenin bulacağı genişlik — vaat olarak |
Aynı kök, üç ayet arayla: biri sorguda, öteki karşılıkta. Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum.
Aynı fiil, iki ayrı yerde. Ve ayet, yolda ölenin karşılığının düşmediğini bildiriyor: fe-kad vekaa ecruhû alallâh.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin ortak fiilidir: yetmiş sekizinci ayet ölümün her yerde yetiştiğini söylemişti; yüzüncü ayet, yetiştiği yerin karşılığı değiştirmediğini söylüyor.