إن الله يأمركم أن تؤدوا الأمانات إلى أهلها وإذا حكمتم بين الناس أن تحكموا بالعدل إن الله نعما يعظكم به إن الله كان سميعا بصيرا
İnnallâhe ye'müruküm en tüeddü'l-emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtüm beyne'n-nâsi en tahkümû bi'l-adl, innallâhe niımmâ yeızuküm bih, innallâhe kâne semîan basîrâ
"Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Allah işitendir, görendir."
| Emir | Alan | Kim kime |
|---|---|---|
| Tüeddü'l-emânâti ilâ ehlihâ | Elde tutulan | Emaneti tutan → sahibi |
| İzâ hakemtüm … en tahkümû bi'l-adl | Karar verilen | Hüküm veren → taraflar |
İki emrin ortak noktası kaydedilmelidir: ikisinde de bir tarafın elinde, başkasına ait bir şey vardır. Biri mal ya da görev, öteki karardır.
Ve bu, sûrenin giriş bölümünde kurulan çizginin tam merkezidir: "hakkı, başkasının elinde olan kişi." Oraya dayanıyorum.
Kökün asıl anlamı: güvende olmak, korkusuz olmak. Emn — güvenlik; îmân — güvenme ve güven verme; emîn — güvenilir; emânet — güvenilerek bırakılan şey.
"El-emâne belirlilik takısıyla geliyor — yani bilinen bir şeye işaret ediyor — ama içeriği açılmıyor… Ayetin kelimeyi belirsiz bırakması bir metin verisidir."
Ve orada emanetin ne olduğu üzerine verilen ihtilaf tablosunda, bu ayet bir görüşün dayanağı olarak anılmıştı: "E. İnsanlar arası emanetler — kişilerin birbirine bıraktıkları: mal, sır, görev. Dayanağı: kelimenin sözlük anlamı; Nisâ 4/58." Oraya dayanıyorum.
| Ahzâb 33/72 | Nisâ 4/58 | |
|---|---|---|
| Sayı | El-emâne — tekil, belirli | El-emânât — çoğul |
| Kim taşıyor | El-insân — tür olarak insan | Ye'müruküm — muhatap topluluk |
| Ne isteniyor | Bildiriliyor, emredilmiyor | Tüeddû — teslim edilsin |
| Yön | İnsana verilmiş | İlâ ehlihâ — sahibine geri |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin kelime sayısı ve fiilleridir: Ahzâb ayeti emaneti bir yük olarak kuruyor; Nisâ ayeti onu iade edilecek şeyler olarak çoğullaştırıyor. Biri kavramı, öteki uygulamasını veriyor.
Tüeddû — kök أ-د-ي: bir şeyi tam olarak, eksiksiz ulaştırmak. Edâ — bir borcun ya da yükümlülüğün tam olarak yerine getirilmesi. Fiil, "vermek" değil, "hakkıyla ulaştırmak" bildirir.
İlâ ehlihâ — "ehline". أ-ه-ل kökü: bir yere ait olmak, orada yerleşmek. Ehl — bir şeyin asıl sahibi, ona layık olan. Ayet "sahibine" demiyor, "ehline" diyor — ve bu kelime hem mülkiyeti hem liyakati kapsayacak genişliktedir.
Ayet bir makam saymıyor. Şart, hüküm verme fiilinin gerçekleştiği her durumu kapsayacak biçimde kurulmuş.
Ve beyne'n-nâs kaydı ayrıca kaydedilmelidir: "insanlar arasında". Ayet, hükmedilecek tarafları bir aidiyetle nitelemez.
Bu, yüz otuz beşinci ayette bir kez daha ve daha keskin biçimde dönecek: ve lev alâ enfüsiküm evi'l-vâlideyni ve'l-akrabîn. İki ayet aynı alanı işliyor ve geriye bakış bölümünde birlikte tablolanacak.
Sûrenin fasıla düzeni giriş bölümünde tablolanmıştı. Bu ayetin fasılası iki algı sıfatıdır: işiten ve gören.
Ve fasılanın konuya göre seçildiği kaydedilmelidir: emanet çoğu zaman görülmeyen bir şeydir; hüküm ise söylenen bir şeydir. İki sıfat, iki emri ayrı ayrı karşılıyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; dayanağı Mâide 5/8 bahsinde kurulan aynı yöntemdir: orada da fasılanın konuya göre seçildiği gösterilmişti (habîr, şahitliğin iç tarafını bildiği için). Oraya dayanıyorum.