والمحصنات من النساء إلا ما ملكت أيمانكم كتاب الله عليكم وأحل لكم ما وراء ذلكم أن تبتغوا بأموالكم محصنين غير مسافحين
Ve'l-muhsanâtü mine'n-nisâi illâ mâ meleket eymânüküm, kitâballâhi aleyküm, ve uhılle leküm mâ verâe zâliküm en tebteğū bi-emvâliküm muhsınîne ğayra müsâfihîn, fe-me'stemta'tüm bihî minhünne fe-âtûhünne ücûrahünne farîdaten, ve lâ cünâha aleyküm fîmâ terâdaytüm bihî min ba'di'l-farîda, innallâhe kâne alîmen hakîmâ
"Evli kadınlar da haram kılındı — elinizin altında bulunanlar müstesna. Bu, Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında kalanlar, iffetli olmak ve zinâya sapmamak üzere mallarınızla istemeniz için size helâl kılındı. Onlardan yararlandığınıza karşılık mehirlerini belirlenmiş bir hak olarak verin. Belirlemeden sonra karşılıklı anlaştığınız şeyde size bir sakınca yoktur. Allah bilendir, hikmet sahibidir."
ح-ص-ن kökü: korunmak, sağlamlaşmak. Hısn — kale; hasîn — sağlam; muhsan — korunmuş, korunmaya alınmış.
Kelime Nûr 24/4 bahsinde işlendi ve orada kapsamı üzerinde ihtilaf bulunduğu kaydedilmişti. Oraya dayanıyorum.
| Görüş | Muhsanât kim |
|---|---|
| 1 | Evli kadınlar — nikâhla korunmaya alınmış olanlar |
| 2 | İffetli kadınlar — genel |
| 3 | Hür kadınlar |
Bu ihtilaf klasik tefsirlerde gerçektir. Bağlam (nikâh yasakları listesi) birinci okumayı destekler; tercih dayatmıyorum.
Ve ilginç bir dil verisi kaydedilmelidir: aynı ayetin devamında kelime bu sefer erkekler için kullanılıyor: muhsınîne ğayra müsâfihîn — "iffetli olarak, zinâya sapmadan". Yani kök, iki tarafa da uygulanıyor.
Bu ifade sûrede birkaç kez geçer (3, 24, 25, 36, 92) ve klasik dönemde var olan bir toplumsal kurumla ilgilidir.
"33/50'deki mâ meleket eymânühüm ifadesi hakkında fıkhî hüküm verilmedi. Kur'an'ın aynı konudaki öteki kayıtları (azat etmenin bir iyilik ve kefaret olarak öne çıkarılması) gizlenmeden kaydedildi; meselenin İslâm düşünce tarihinde uzun uzun tartışıldığı ve bu tefsirin sınırlarını aştığı belirtildi."
Ve Kur'an'ın kendi verisi kaydedilebilir: bu sûrenin doksan ikinci ayetinde, hataen adam öldürmenin kefareti olarak bir boynun azat edilmesi (tahrîru rakabetin mü'mine) öngörülür; otuz altıncı ayette mâ meleket eymânüküm iyilik listesine dahil edilir; yirmi beşinci ayette bu durumdaki kadınlarla nikâhın usulü düzenlenir ve mehirleri kendilerine verilir.
ك-ت-ب kökünün "yükümlülük yazmak" anlamı Bakara 2/2'de işlendi: "kütibe aleyküm — 'size yazıldı', yani farz kılındı… Bu kullanımda kitap, yalnızca okunan değil yükümlülük getiren metindir." Oraya dayanıyorum.
Bu bölümde yapılan şudur: ihtilafın varlığı kaydedilir, taraflar arasında tercih yapılmaz, hiçbir gruba ima kurulmaz ve polemiğe girilmez.
| Okuma | İstimtâ' ne |
|---|---|
| 1 | Nikâhın kendisinden yararlanma — ifade, olağan nikâhı anlatır ve ayet mehri düzenler. Klasik tefsirlerin büyük çoğunluğunda benimsenen okuma budur |
| 2 | İfadenin belirli bir uygulamaya işaret ettiği ve o uygulamanın hükmü üzerinde ayrıştığı görüşü |
Bu ayrışma, mezhepler arasında sonucu farklı olan bir fıkıh meselesidir. Bir tercih yapmıyorum, fıkhî hüküm vermiyorum ve hiçbiri bağlayıcı değildir.
Ayetin lafzından çıkan ve tartışmasız olan şey şudur: cümlenin emri mehrin ödenmesidir (fe-âtûhünne ücûrahünne farîdaten), ve bu emir sûrenin dördüncü ayetindeki emrin (ve âtü'n-nisâe sadükātihinne) tekrarıdır.
| Ayet | Kelime | Kökün vurgusu |
|---|---|---|
| 4 | sadükāt | ص-د-ق — doğruluk |
| 24, 25 | ücûr | أ-ج-ر — karşılık, ücret |
| 24 | farîda | ف-ر-ض — kertilmiş ölçü |
Üç kelime, aynı hukukî ögeyi üç ayrı yönden adlandırıyor. Bu, sayılabilir bir olgudur ve dördüncü ayet bahsinde de kaydedilmişti.
Bakara 2/233'te aynı kalıp işlenmişti (an terâdın minhümâ ve teşâvür) ve orada kaydedilmişti: "İki kelime de III. ve VI. bâbdan, yani karşılıklılık bildiren kalıplardan." Oraya dayanıyorum.
Ve kaydın yeri kaydedilmelidir: ayet önce bir ölçü koyuyor (farîda), sonra ölçünün üstünde karşılıklı anlaşmaya yer bırakıyor. Yani hukuk bir taban çiziyor, tavanı taraflara bırakıyor.