فَإِذَا مَسَّ ٱلْإِنسَٰنَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَٰهُ نِعْمَةً مِّنَّا قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلْمٍۭ
"İnsana bir zarar dokunduğunda bize dua eder. Sonra ona bizden bir nimet verdiğimizde: 'Bu bana ancak bir bilgi sayesinde verildi' der."
Bu ayet, sûrenin sekizinci ayetiyle neredeyse aynı kelimelerle başlıyor. İki ayet yan yana konabilir:
| 39/8 | 39/49 | |
|---|---|---|
| Zarar dokununca | Deâ rabbehû münîben ileyh | Deânâ |
| Nimet verilince | Nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kabl — unutur | Kāle innemâ ûtîtühû alâ ilm — "bilgimle kazandım" der |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: birincisinde unutma, ikincisinde sahiplenme var. Yani ayet, aynı davranışın iki aşamasını gösteriyor: önce kaynağı unutmak, sonra kaynağın kendisi olduğunu iddia etmek.
عَلَىٰ عِلْمٍ — "bir bilgi üzere". Câsiye 45/23'te aynı terkip geçmişti (ve edallehullâhü alâ ilmin) ve orada kimin bilgisi olduğu ihtilafı tablolanmıştı. Burada terkip açıkça kişinin kendi bilgisidir: liyakat iddiası.
Ve ayet bunu bir cümleyle karşılıyor: bel hiye fitnetün ve lâkinne ekserahüm lâ ya'lemûn — "hayır, o bir imtihandır." Verilen şeyin kendisi ölçü sayılmıyor.