وَقَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَآءَنَا لَوْلَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ أَوْ نَرَىٰ رَبَّنَا لَقَدِ ٱسْتَكْبَرُوا۟ فِىٓ أَنفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا
"Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki: 'Bize melekler indirilmeli ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?' Andolsun, kendi içlerinde büyüklendiler ve azgınlıkta çok ileri gittiler."
| # | Ayet | Talep |
|---|---|---|
| 7 | Lev lâ ünzile ileyhi melekün fe-yekûne meahû nezîrâ | Elçiye melek |
| 21 | Lev lâ ünzile aleynâ'l-melâikete ev nerâ rabbenâ | Kendilerine melek — ve doğrudan görme |
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: talep, aracıyı reddetmekten aracısızlığı şart koşmaya doğru gidiyor.
Kayıt kaydedilmelidir: fî enfüsihim — büyüklenme, dışa vurulmuş bir davranış olarak değil, içeride olan bir şey olarak anılıyor. Ğâfir (Mü'min) 40/56'da (in fî sudûrihim illâ kibr) aynı yerleşim işlenmişti; oraya dayanıyorum.
عَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا — kök ع-ت-و: haddi aşmak, kuruyup sertleşmek. Dilciler kökün "bitkinin kuruyup katılaşması" anlamını kaydeder.
Kelime Vâkıa 56/6'da geçmişti: fe-kânet hebâen münbessâ — orada dağlar için kullanılıyordu. İki ayet yan yana konabilir:
Aynı kelime, biri en ağır cisim biri en soyut şey için. Bu, sûreler arası doğrulanabilir bir örtüşmedir ve bunu kendi okumam olarak şöyle kaydediyorum: kelime, görünürlüğünü kaybetmemiş ama tutulamaz hâle gelmiş şeyi anlatıyor — yani yok olma değil, elde kalmama.
أَصْحَٰبُ ٱلْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُّسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا (24) — makīl: öğle vakti dinlenilen yer. Kelime, günün en sıcak saatindeki molayı bildirir. Çölde yaşayan bir muhatap için en somut rahatlık tarifi.