وَيَوْمَ يَعَضُّ ٱلظَّالِمُ عَلَىٰ يَدَيْهِ يَقُولُ يَٰلَيْتَنِى ٱتَّخَذْتُ مَعَ ٱلرَّسُولِ سَبِيلًا · يَٰوَيْلَتَىٰ لَيْتَنِى لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا
"O gün zalim ellerini ısırarak şöyle der: 'Keşke elçiyle birlikte bir yol tutsaydım! Vay bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!'"
يَعَضُّ عَلَىٰ يَدَيْهِ — ellerini ısırmak: pişmanlığın bedensel ifadesi. Deyim, Arapçada öfke ve çaresizlikle birlikte anılır.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin kendisidir: ayet bir isim vermiyor. Böylece cümle, herhangi bir dostluk için okunabilir hâle geliyor — nitekim klasik tefsirlerde nakledilen olay anlatıları da bu genelliği ortadan kaldırmaz.
خَلِيل — kök خ-ل-ل: dilcilerin verdiği anlam, sevginin kalbin aralıklarına (hılâl) işlemesidir. Yani halîl, yüzeysel bir arkadaş değil — içe girmiş dost.
Zuhruf 43/67'de aynı dönüş işlendi (el-ehillâü yevmeizin ba'duhüm li-ba'din adüvv) ve Ahkāf 46/6'da da geçmişti. Üç sûre aynı dönüşü anlatıyor: dostluğun tersine çevrilmesi.
وَكَانَ ٱلشَّيْطَٰنُ لِلْإِنسَٰنِ خَذُولًا — hazûl: yalnız bırakan, tam ihtiyaç anında terk eden. Mübalağa kalıbı.