حَتَّىٰٓ إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ · وَٱقْتَرَبَ ٱلْوَعْدُ ٱلْحَقُّ فَإِذَا هِىَ شَٰخِصَةٌ أَبْصَٰرُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ يَٰوَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِى غَفْلَةٍ مِّنْ هَٰذَا بَلْ كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Hattâ izâ fütihat Ye'cûcu ve Me'cûcu ve hüm min külli hadebin yensilûn · Va'ktarabe'l-va'dü'l-hakku fe-izâ hiye şâhısatün ebsâru'llezîne keferû, yâ veylenâ kad künnâ fî ğafletin min hâzâ bel künnâ zâlimîn
"Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc'ün önü açıldığında ve onlar her tepeden akın ettiğinde · ve gerçek vaat yaklaştığında, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri donup kalmış: 'Vay bize! Biz bundan gafletteymişiz; hayır, biz zalimlermişiz!'"
Kur'an bu iki addan burada ve Kehf sûresinde (18/94) söz eder. Başka bir yerde geçmez.
Ve kimliğine, yerine, sayısına dair Kur'an bir şey söylemiyor. STYLE gereği kaydediyorum: bu tefsirde o boşluk doldurulmayacak. Klasik tefsirlerde ve tarih kitaplarında çeşitli izahlar bulunur; hiçbiri Kur'an'ın verdiği bir bilgi değildir ve bu tefsirde nakledilmez.
Ve bir gramer nüktesi: fiil fütihat (açıldı) müennes gelmiştir; nahivciler bunu sedd (set) ya da cihet gibi mahzuf bir muzâfa bağlar. Bir kıraat farkı da nakledilir: fütihat ve füttihat (şeddeli). İkincisi çokluk ve pekiştirme bildirir; imam adı vermiyorum.
حَدَب — kök ح-د-ب: yükselti, tümsek, sırt gibi kabaran yer. Ahdeb — kambur. Kelimenin resminde bir kabarma var.
يَنسِلُون — kök ن-س-ل: hızlı ve arka arkaya ilerlemek. Ve aynı kökten nesl — döl, soy: arka arkaya gelen. Yani fiil, tek tek değil art arda gelmeyi bildiriyor.
| 21/1 | 21/97 | |
|---|---|---|
| Fiil | iktarabe | va'ktarabe |
| Yaklaşan | hisâbühüm — hesapları | el-va'dü'l-hakk — gerçek vaat |
| Gaflet | ve hüm fî ğafletin — metin söylüyor | kad künnâ fî ğafletin — kendileri söylüyor |
İki kelime de birebir aynı: iktarabe ve fî ğafletin. Sûre, doksan altı ayet sonra açılış cümlesini muhatabın ağzına veriyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı yukarıdaki tablodur: sûrenin ilk cümlesi bir tespitti; son bölümde aynı tespit bir itiraf olarak geri geliyor. Ve arada değişen tek şey, kimin söylediğidir.
شَٰخِصَة — kök ش-خ-ص: bir şeyin yerinden kalkıp yükselmesi, bir yere dikilip kalması. Şahs — uzaktan görülen dikili karaltı. Ve göz için kullanıldığında: kırpılmadan bir noktaya dikilmek.
Ve dizim nüktesi: fe-izâ hiye şâhısatün ebsâru… — nahivciler buradaki hiyeyi zamîrü'ş-şe'n (durum zamiri) sayar: "işte o zaman, durum şu ki…". Ve izâ, yine fücâiyyedir: "bir de bakarsın."
بَلْ كُنَّا ظَٰلِمِينَ — ve sûrenin nakaratı üçüncü kez. Ama burada bir ek var ve kaydedilmelidir: itiraf düzeltiliyor.
Bel — önceki sözden vazgeçip yerine yenisini koyan edat. Cümle önce "gafletteydik" diyor, sonra bel ile onu geri alıp "hayır, zalimdik" diyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı edattır: itiraf, kendi mazeretini kendisi kaldırıyor. Gaflet bir savunma olabilirdi; bel onu iptal ediyor.
| Ayet | İtiraf |
|---|---|
| 14 | yâ veylenâ innâ künnâ zâlimîn — doğrudan |
| 46 | yâ veylenâ innâ künnâ zâlimîn — doğrudan |
| 97 | yâ veylenâ kad künnâ fî ğafletin min hâzâ bel künnâ zâlimîn — önce mazeret, sonra düzeltme |