إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَٰرِدُونَ · لَوْ كَانَ هَٰٓؤُلَآءِ ءَالِهَةً مَّا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَٰلِدُونَ · لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ
İnneküm ve mâ ta'büdûne min dûni'llâhi hasabü cehennem, entüm lehâ vâridûn · Lev kâne hâülâi âliheten mâ veradûhâ, ve küllün fîhâ hâlidûn · Lehüm fîhâ zefîrun ve hüm fîhâ lâ yesmeûn
"Siz de Allah'ı bırakıp taptıklarınız da cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz. · Eğer bunlar gerçekten ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa hepsi orada kalıcıdır. · Orada onlar için derin bir hırıltı vardır ve orada bir şey duymazlar."
Hasab — kök ح-ص-ب. Dilcilerin verdiği anlam: ateşe atılan şey — çakıl, odun, atılan cisim. Hasabe — çakıl attı; hasbâ — küçük taşlar.
Ve aynı kök Kamer 54/34, Mülk 67/17 ve Ankebût 29/40'ta hâsib biçiminde işlendi: taş yağdıran şiddetli rüzgâr. Oraya dayanıyorum.
Ve kelimenin buradaki işi kaydedilmelidir: tapılan şeyler yakıt olarak adlandırılıyor — yani ateşi besleyen, ateşe atılan. Kelime, bir zamanlar yüceltilmiş olan nesnelerin akıbetini malzeme diliyle veriyor.
Ayette geçen edat mâdır — men değil. Ve Arapçada mâ, akıl sahibi olmayanlar için kullanılır; men akıl sahipleri içindir.
Bu, ayetin kapsamını belirliyor ve klasik tefsirlerde şu itiraza cevap olarak zikredilir: "Geçmişte kendisine tapılan bazı akıl sahipleri de vardı — onlar da mı bu hükme giriyor?" Cevap dilcedir: mâ edatı onları kapsamaz.
Bunu bir dil verisi olarak aktarıyorum ve şunu ekliyorum: ayetin hükmü, tapılan nesnelere ve tapanlara yöneliktir. STYLE gereği kaydediyorum: burada bir topluluk değil, bir fiil ve onun konusu anılıyor.
| Ayet | Şart | Cevap | Delilin ekseni |
|---|---|---|---|
| 22 | lev kâne fîhimâ âlihetün illa'llâh | le-fesedetâ | Nizam — düzenin bozulması |
| 99 | lev kâne hâülâi âliheten | mâ veradûhâ | Akıbet — ateşe girmemeleri |
Aynı edat, aynı konu, iki ayrı delil. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki ayetin ortak kalıbıdır: sûre, ilâh iddiasını iki uçtan sınıyor — başta düzenden, sonda akıbetten.
Kelime Furkān 25/12'de işlendi (semiû lehâ teğayyuzan ve zefîrâ) ve orada kaydedilmişti: "iki kelime de sesle ilgilidir ve ikisi de canlıya ait seslerdir." Oraya dayanıyorum.
| Furkān 25/12 | Enbiyâ 21/100 | |
|---|---|---|
| Sesi kim çıkarıyor | Ateş — semiû lehâ … zefîrâ | Girenler — lehüm fîhâ zefîr |
| Kim duyuyor | Girenler duyuyor | lâ yesmeûn — duymuyorlar |
Aynı kelime, iki sûrede, sesi çıkaran ve duyan taraflar değişmiş. Bunu bir lafız gözlemi olarak kaydediyorum.
| Görüş | Anlam |
|---|---|
| 1 | Hiçbir şey duymazlar — sağırlaştırılırlar |
| 2 | Kendilerini sevindirecek bir şey duymazlar |
| 3 | Birbirlerini duymazlar — gürültü sebebiyle |
Ve bir sûre içi bağ kaydediyorum: kırk beşinci ayette ve lâ yesmeu's-summu'd-duâe izâ mâ yünzerûn denmişti — "sağırlar uyarıldıklarında çağrıyı duymaz." Aynı fiil (س-م-ع), aynı olumsuzlama. Sûre, dünyada duymayanları anlatan cümleyi âhirette duymayanları anlatan cümleyle eşliyor. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki ayetin ortak fiilidir.