ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبْدِهِ ٱلْكِتَٰبَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُۥ عِوَجًا · قَيِّمًا لِّيُنذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِّن لَّدُنْهُ
"Hamd, kuluna kitabı indiren ve onda hiçbir eğrilik bırakmayan Allah'a mahsustur: dosdoğru bir kitap…"
عِوَجًا — kök ع-و-ج: eğrilik. Kök Zümer 39/28'de (ğayra zî ıvec) işlendi ve orada dilcilerin kaydettiği ayrım verilmişti: ıvec görünmeyen eğrilik, avec görülen eğrilik. Tekrarlamıyorum.
Ve iki sûre karşılaştırılabilir: Zümer'de ğayra zî ıvec (eğriliği olmayan) sıfat olarak geliyordu; burada ve lem yec'al lehû ıvecâ — fiil cümlesi olarak. Yani eğriliğin bulunmayışı, bir vasıf değil bir işlem sonucu olarak bildiriliyor.
قَيِّمًا — kök ق-و-م: dosdoğru duran, ayakta ve dengede olan. Kayyûm ile aynı kök (Bakara 2/255'te işlendi).
فَلَعَلَّكَ بَٰخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا۟ بِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَسَفًا (6)
ب-خ-ع kökü: kendini helâk edercesine üzülmek. Dilciler kelimeyi "boynundaki damara varacak kadar" resmiyle açıklar.
Bu cümle Şuarâ 26/3'te de geçer ve Fâtır (Melâike) 35/8, Lokmân 31/23, Kasas 28/56'da aynı sınır işlendi. Oraya dayanıyorum.
Hâze'l-hadîs — kitabın "söz" diye anılması Câsiye 45/6, Vâkıa 56/81, Zümer 39/23 ve Lokmân 31/6'da işlendi. Beş sûrede aynı adlandırma.
إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى ٱلْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا · وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا
"Yeryüzündeki şeyleri ona bir süs kıldık ki, hangisinin daha güzel iş yapacağını sınayalım. Ve biz, onun üzerindekileri mutlaka kupkuru bir toprak hâline getireceğiz."
جُرُز — bitki bitmeyen, kupkuru arazi. Kök Secde 32/27'de (ile'l-ardı'l-cüruz) işlendi — orada suyun sürüldüğü kuru toprak olarak geçiyordu. Burada aynı kelime, sonucu bildiriyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre, dört kıssaya girmeden önce hem elde olanın ne olduğunu (süs, sınama) hem sonunu (kuru toprak) söylüyor. Ve iki bahçe kıssası (32-44) ile dünya temsili (45-46) bu iki ayetin uygulaması olacak.