إِنَّ إِبْرَٰهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِّلَّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ · شَاكِرًا لِّأَنْعُمِهِ ٱجْتَبَىٰهُ وَهَدَىٰهُ إِلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ · وَءَاتَيْنَٰهُ فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَإِنَّهُۥ فِى ٱلْـَٔاخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ · ثُمَّ أَوْحَيْنَآ إِلَيْكَ أَنِ ٱتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَٰهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ
İnne İbrâhîme kâne ümmeten kāniten lillâhi hanîfâ, ve lem yekü mine'l-müşrikîn · Şâkiran li-en'umih, ictebâhu ve hedâhu ilâ sırâtın müstakīm · Ve âteynâhu fi'd-dünyâ haseneh, ve innehû fi'l-âhırati le-mine's-sâlihîn · Sümme evhaynâ ileyke eni'ttebi' millete İbrâhîme hanîfâ, ve mâ kâne mine'l-müşrikîn
"İbrâhim, Allah'a boyun eğen, hanîf bir ümmet idi ve ortak koşanlardan değildi. · O'nun nimetlerine şükreden biriydi. Allah onu seçti ve doğru yola iletti. · Ona dünyada güzellik verdik; ahirette de o, sâlihlerdendir. · Sonra sana: 'hanîf olarak İbrâhim'in yoluna uy' diye vahyettik. O, ortak koşanlardan değildi."
Kelime ümmettir ve tek bir kişi için kullanılıyor. Bu, dilcilerin üzerinde durduğu bir yerdir ve izahlar tabloya konmalıdır:
| İzah | Ümmet burada ne |
|---|---|
| 1 | Tek başına bir topluluk değerinde — mübalağa |
| 2 | İmam, önder — kendisine uyulan |
| 3 | Hayrın toplandığı kişi — ümmet, "toplanan" anlamında |
Ve kökün anlamı kaydedilmelidir: أ-م-م — yönelmek, kastetmek; emme — yöneldi; imâm — öne geçen; ümm — asıl, kaynak. Yani kökte hem yön hem kaynak fikri var.
| Ayet | İfade | Kim |
|---|---|---|
| 112 | Fe-keferat bi-en'umillâh | Belde — nankörlük etti |
| 121 | Şâkiran li-en'umih | İbrâhim — şükretti |
Aynı çoğul kelime, iki zıt fiille. Ve iki ayet arasında dokuz ayet var. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve sayılabilir bir olgudur — kelime sûrede yalnız bu iki yerde geçiyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağım bu iki geçiştir: sûre, nimet sayımını bir belde örneğiyle olumsuz yönden, bir kişi örneğiyle olumlu yönden bağlıyor. Yüz yirmi birinci ayet, sûrenin bütün sayımına verilmiş bir cevap gibi duruyor: birinin şükrettiği, ötekinin inkâr ettiği aynı şeydir.
Ve sûrenin sayımının gayesi seksen birinci ayette lealleküm tüslimûn idi. İbrâhim'in vasfı ise kāniten lillâhi hanîfâ — boyun eğmiş. İki ifade aynı yere bakıyor.
Kök Rûm 30/30'da ayrıntılı işlendi; oraya dayanıyorum. Ve orada kelimenin "bir yöne meyletmek" anlamı ve fıtrat ile ilişkisi çözümlenmişti. Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan: kelime iki ayette iki kez geçiyor (120 ve 123) ve ikisinde de aynı cümleyle birlikte: ve mâ kâne mine'l-müşrikîn.
Bu tekrar kaydedilmelidir ve bir dizim gözlemi olarak veriyorum: hanîf olumlu bir tarif, ve mâ kâne mine'l-müşrikîn olumsuz bir tarif. Ayet ikisini iki kez birlikte kullanıyor. Yani tarif, hem neyin olduğu hem neyin olmadığı söylenerek tamamlanıyor.
قَانِت — kök ق-ن-ت: sürekli itaat, kesintisiz boyun eğiş. Kök Rûm 30/26'da (küllün lehû kānitûn) geçti.
ٱجْتَبَىٰهُ — kök ج-ب-ي: toplamak, bir araya getirmek, seçip almak. Cibâye — vergi toplama. VIII. bâbda: seçmek — yani birçok şeyin içinden ayırıp toplamak.
Ve sümme edatı kaydedilmelidir. Arapçada sümme sıra ve aralık bildirir. Yani ayet, İbrâhim ile muhatap arasındaki zaman aralığını edatla işaretliyor.
م-ل-ل kökü: mille, tutulan yol, izlenen tarz. Dilciler kelimenin "dikte edilen, yazdırılan" anlamıyla (imlâ) ilişkisini kaydeder — yani başkasından alınıp izlenen yol.
Bunu bir gözlem olarak veriyorum: emir bir kişiye uymayı değil, bir yola uymayı bildiriyor. Ve o yolun vasıfları dört ayet boyunca zaten sayılmıştı: boyun eğiş, hanîflik, şükür, ortak koşmama.