إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ ٱلْكِتَٰبِ وَٱلْمُشْرِكِينَ فِى نَارِ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَآ ۚ أُوْلَٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ ٱلْبَرِيَّةِ
İnne'llezîne keferû min ehli'l-kitâbi ve'l-müşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ; ulâike hüm şerru'l-beriyyeh
"Ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkâr edenler, içinde sürekli kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratılmışların en şerlisidir."
Ayetin ilk yarısı, 1. ayetin ilk yarısının birebir tekrarıdır: ellezîne keferû min ehli'l-kitâbi ve'l-müşrikîn. Tek fark, başındaki edattır: 1. ayette lem yekun, burada inne.
Bu tekrar bir üslup zaafı değil, bir çerçevedir. Sûre aynı özne öbeğiyle açılıp aynı özne öbeğiyle hüküm veriyor. Arada olan biten şudur: onlara beyyine geldi (1-3), onlar bölündü (4), oysa emir sadeydi (5). Şimdi hüküm veriliyor (6).
Cümlenin öznesi "ehl-i kitap ve müşrikler" değildir. Özne şudur: "ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkâr edenler." Min harfi burada da teb'îz bildiriyor — bir bütünün bir kısmı.
Bunu tekrarlamamın sebebi şu: bu ayet, tarih boyunca bağlamından koparılıp bir topluluğun tamamına yöneltilmiş bir hüküm olarak kullanılmıştır. Metin bunu vermiyor.
Metnin fiilen söylediği şey: 1. Hüküm, kâfir olma vasfına bağlanmıştır — mensubiyete değil. 2. Vasıf, cümlede kimlikten önce gelir: ellezîne keferû önce, min ehli'l-kitâb sonra. 3. Aynı Kur'an, aynı topluluk hakkında "hepsi bir değildir" der (Âl-i İmrân 3/113) ve içlerinden iman edenlerin ecirlerinin Rableri katında olduğunu bildirir (Bakara 2/62; Mâide 5/69; Âl-i İmrân 3/199).
Ve şu da eklenmeli: sûrenin 7. ayeti, iyi tarafı tarif ederken hiçbir grup adı kullanmıyor. Bunu birazdan göreceğiz; ama şimdiden söylenmesi gerekir, çünkü 6. ayetin nasıl okunacağını belirliyor. Sûre kötü tarafı tarif ederken grup adı veriyor ama daraltarak veriyor; iyi tarafı tarif ederken hiç grup adı vermiyor. Bu asimetri kasıtlıdır.
نَار (nâr) — kök ن و ر (n-v-r): ışık, aydınlık. İlginç bir kök: aynı kökten hem nûr (ışık) hem nâr (ateş) gelir. Ortak nokta, ikisinin de görünür kılan, parlayan şeyler olmasıdır. Fark ise şudur: nûr yakmadan aydınlatır, nâr aydınlatırken yakar.
جَهَنَّم (cehennem) — Bu kelimenin kökeni tartışmalıdır. Dilcilerin bir kısmı Arapça bir kökten türettiğini savunur (cehm — asık, çirkin yüzlülük; ya da cihinnâm — derin kuyu). Bir kısmı ise Arapça dışı bir kökene bağlar; Kudüs yakınındaki Ge-Hinnom (Hinnom Vadisi) adıyla ilişkilendirilir. Hangi görüşün doğru olduğu konusunda kesin konuşamam; ikisinin de savunucusu vardır. Kelimenin Kur'an'daki kullanımı ve anlamı ise tartışmasızdır: azap yurdunun adıdır.
Ayette جَهَنَّمَ gayr-i munsarif olarak gelmiştir (tenvin almaz) — bu, dilcilerce ya alemiyet + ucme (özel isim + yabancılık) ya da alemiyet + te'nis (özel isim + dişillik) gerekçesiyle açıklanır. İlk gerekçe, kelimenin yabancı kökenli sayıldığı görüşünü destekler.
Kök خ ل د (h-l-d): uzun süre kalmak, sürüp gitmek, değişmeden devam etmek. Huld, süreklilik; muhalled, kalıcı kılınmış.
Arapçada hulûd mutlak sonsuzluk demek zorunda değildir; çok uzun süreli kalışı da bildirebilir. Dağlar için "hâlid" denmesi bu yüzdendir — dağ ebedî değildir, ama insan ölçeğinde kalıcıdır.
Cennet için ebedâ (sonsuza dek) eklenmiş, cehennem için eklenmemiş. Bu, sûrenin içinde duran gerçek bir farktır ve fark edilmiştir.
Ama buradan genel bir sonuç çıkarmak doğru olmaz. Çünkü Kur'an başka yerlerde ebedâ kelimesini cehennem için de kullanır:
Yani bu sûredeki eksiklik, Kur'an'ın genelinde bir kural değildir. Bu sûredeki tercihin sebebi, kanaatimce üslupla ilgilidir: 8. ayet bir mükâfat tasviridir ve tasvirin her unsuru büyütülerek verilir (cennâtü adn, tecrî min tahtihe'l-enhâr, ebedâ, rıdvân). 6. ayet ise kısa ve kesindir; tasvir değil, hüküm bildirir.
Bu bir tercihtir, bağlayıcı değildir. Kelam geleneğinde cehennemin ebedîliği üzerinde uzun tartışmalar yapılmıştır; bu metnin çerçevesini aşar ve tek bir ayetteki kelime eksikliğine dayandırılamaz.
شَرّ (şerr) — Arapçada hem "kötülük" hem de ism-i tafdîl olarak "daha kötü / en kötü" anlamına gelir. Aslı eşerr idi; çok kullanıldığı için hemze düşmüştür (aynı şey hayr için de geçerlidir: aslı ahyar). Yani buradaki şerr, "kötü" değil "en kötü"dür ve devamındaki tamlama bunu kesinleştirir.
ٱلْبَرِيَّة (el-beriyye) — Sûrenin en dikkat çekici kelime tercihi. Kur'an'da yalnızca bu iki ayette geçer (98/6 ve 98/7). Başka hiçbir yerde yok.
1. ب ر أ (b-r-') — yaratmak. Bu kökten el-Bâri' gelir; Allah'ın isimlerinden biridir (Haşr 59/24: el-Hâliku'l-Bâriu'l-Musavvir). Bu okuyuşta kelimenin aslı beriye olup hemze yumuşayarak yâ'ya dönüşmüştür ve beriyye = "yaratılmışlar" demektir.
Aynı kökün ikinci anlamı düşündürücüdür: berie mine'ş-şey' — bir şeyden uzak ve temiz olmak, sıyrılmak. Buradan berâet (uzak olma, aklanma; Tevbe sûresinin diğer adı) gelir. Yaratmak ile "sıyrılmak" arasındaki bağ, kökün merkezinde bir ayırma fikri bulunmasıyla açıklanabilir: yaratmak, bir şeyi yokluktan ayırıp çıkarmaktır. Bu bağı kesin bir etimoloji olarak değil, kökün iki kanadı arasındaki makul bir ilişki olarak kaydediyorum.
2. ب ر ي (b-r-y) — yontmak, tıraşlamak. Berâ el-kalem — kalemi yontmak, kamış kalemin ucunu açmak. Burâye, yontma sonucu çıkan talaştır. Bu okuyuşta beriyye = "yontulmuşlar, biçimlendirilmişler".
Bir de bazı dilcilerin el-berâ (toprak) kelimesine bağladığı bir izah nakledilir: beriyye = topraktan yaratılmışlar. Bunu ihtiyatla aktarıyorum.
Kıraat farkı. Kıraat imamlarının bir kısmı bu kelimeyi hemzeli okumuştur: ٱلْبَرِيئَة (el-berîe). Bu okuyuş, kelimeyi doğrudan b-r-' (yaratmak) köküne bağlar ve ilk türetmeyi kesinleştirir. Hangi imamın hangi okuyuşta olduğu konusunda ayrıntıya girmiyorum; ama okuyuş farkının kendisi kaynaklarda kayıtlıdır ve anlamı değiştirmez, sadece köke dair tereddüdü kaldırır.
Beriyye, bütün yaratılmışları kapsar: insanlar, hayvanlar, cinler, bilinen bilinmeyen her yaratılmış. Karşılaştırmanın ölçeği maksimuma çekilmiş.
Bu, hükmün ağırlığını değiştirir. "İnsanların en kötüsü" demek, insanlık içinde bir sıralama yapmaktır. "Yaratılmışların en kötüsü" demek, varlık içinde bir sıralama yapmaktır — ve o sıralamada, kendisine kitap verilmiş bir insan, hiçbir kitap almamış hiçbir varlığın altına düşüyor.
Kur'an bu ölçeği başka yerde de kullanır ve orada karşılaştırma açıkça yapılır: "Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar" (A'râf 7/179; benzer ifade Furkān 25/44). Ve o ayetin gerekçesi tam bu sûrenin meselesidir: "Kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler." Yani araç var, kullanım yok.
Bu insanlar, hiçbir şey duymamış kimseler değil. Onlara beyyine geldi (1-3). Bir kısmına kitap verildi (4). Emredilen şey son derece açıktı (5). Ve buna rağmen inkâr ettiler.
Yani "en şerli" olmalarını sağlayan şey, işledikleri fiillerin ham ağırlığı değil; fiillerin bilgi karşısındaki konumu. Bilmeden yapılanla, bilerek yapılan aynı şey değildir.
Ve bu ilkenin ürkütücü bir yan sonucu vardır — bu sûrenin bugünkü okuyucusuna doğrudan bakan bir sonuç:
Sûre bunu bir "onlar" hikâyesi gibi anlatıyor ama mekanizması evrensel. Elinde kitap olan, beyyineye muhatap olan, ne yapması gerektiğini bilen kim varsa, bu ölçütün altındadır. Ayeti başkalarını sıralamak için kullanmak, tam olarak ayetin uyardığı konuma yerleşmektir.