إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا · وَأَكِيدُ كَيْدًا
Kök k-y-d: bir şeyi gizlice ve dolaylı yoldan yapmaya çalışmak; karşı tarafın göremediği bir düzen hazırlamak. Kelimenin en belirleyici özelliği gizliliktir — açık saldırıya keyd denmez.
Şimdi o tespiti açalım. Fîl sûresi belirli bir olayı anlatır: bir ordu gelir, planı boşa çıkar. Târık ise aynı ilkeyi olaysız ifade eder: onlar kurar, ben kurarım. Fîl'de sonuç anlatılır (fî tadlîl — boşa çıkma içinde); Târık'ta sonuç söylenmez, sadece karşı tarafın da bir şey yaptığı bildirilir.
Fîl'de kaydedilen ölçü burada da geçerlidir: Kur'an, kötü planın kendisini değil, planın kimin elinde son bulacağını tartışma konusu yapar.
Arapçada buna mef'ûl-i mutlak denir ve temel işlevi pekiştirmedir. Türkçede tam karşılığı yoktur; "kurdukça kuruyorlar", "tuzak kuruyorlar, hem de nasıl" gibi ifadelerle yaklaşılabilir.
İki ayette de aynı yapının kullanılması, iki tarafı birebir aynı dille anlatıyor. Bu bir tesadüf değil; aşağıda üzerinde durulacak.
Bu, Kur'an'da bilinen bir üsluptur ve Arap belâgatinde müşâkele (karşılıkta aynı lafzı kullanma) diye adlandırılır.
- "Tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu (mekerû ve mekera'llâh); Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır" (Âl-i İmrân 3/54).
- "Onlar Allah'ı aldatmaya çalışırlar; oysa O, onları aldatandır" (Nisâ 4/142).
- "Allah da onlarla alay eder" (Bakara 2/15).
- "Kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür" (Şûrâ 42/40).
Bu ifadelerin nasıl anlaşılacağı klasik kelam ve tefsir literatüründe uzun uzun tartışılmıştır. Genel kabul şudur: kelime, karşılığın adı olarak kullanılıyor. Yani Allah'a nispet edilen keyd, kötü niyetli bir hile değil; kurulan tuzağı sahibine döndüren karşılıktır. Fîl bölümünde de kaydedildiği gibi, Yûsuf 12/76'da keyd Allah'a nispet edilir ve orada olumsuz bir anlam taşımaz.
Neden aynı kelime kullanılıyor? Çünkü karşılığın, fiile birebir denk olduğunu göstermek için. Farklı bir kelime kullanılsaydı, karşılık ayrı bir kategoriye girerdi. Aynı kelime, denkliği kuruyor: ne eksik ne fazla.
| 15. ayet | 16. ayet | |
|---|---|---|
| Özne | Çoğul — innehüm (onlar) | Tekil, birinci şahıs — ekîdü (ben) |
| Fiilin kipi | yekîdûne — muzari, süreklilik | ekîdü — muzari, süreklilik |
| Vurgu edatı | إِنَّ var | Yok |
Birincisi: çokluk karşısında teklik. Onlar kalabalıktır, birlikte plan yaparlar. Karşılarındaki tektir. Sûre bu oransızlığı gramerle kuruyor.
İkincisi — ve daha dikkat çekici olanı: "ben". Kur'an ilahî fiiller için çoğunlukla azamet çoğulu kullanır: innâ enzelnâhu, fe-senüyessiruhû, nahnü. Burada tekil birinci şahıs geliyor: ekîdü — "ben kurarım".
Bu değişim karşılaşmayı birebir hale getiriyor. Kalabalık bir tarafa karşı, bir tek. Ve azamet çoğulunun taşıdığı kurumsal mesafe kaldırılıyor.
Üçüncüsü: birinci cümlede pekiştirme var, ikincide yok. İnnehüm — "şüphesiz onlar". Ekîdü — sade. Onların tuzağı vurgulanarak anlatılıyor; karşılık ise sakin bir cümleyle bildiriliyor.
Önce onların tuzağı, sonra karşılık. Fîl sûresinde de sıra böyleydi: önce Ebrehe'nin planı, sonra o planın akıbeti.
Bu sıra bir ilke bildirir: karşılık, fiilden sonra gelir. Kur'an bu sırayı bozmaz — kimse eylemden önce cezalandırılmaz.