وَإِذَا ٱلنُّجُومُ ٱنكَدَرَتْ
Kök: ك-د-ر. Somut anlamı: bulanmak, duruluğunu yitirmek. Kedir — bulanık; karşıtı sâfî — duru. Arapçada suyun bulanması için kullanılır: kedira'l-mâu.
Buradan mecaz: keder — huzurun bulanması, gönlün kararması. Türkçedeki "keder" kelimesi doğrudan buradan gelir.
ٱنْكَدَرَ — infi'âl babı (mutâvaa): "bulandı, bulanıverdi". Bu kalıp Arapçada bir işin kendiliğinden olmasını bildirir.
1. Bulandı, ışığı gitti, karardı. 2. Döküldü, dağıldı, düştü. İnkederati'n-nücûm — yıldızlar saçıldı. Ayrıca inkedera't-tâir — kuş süzülüp indi, üşüştü.
İkisi nasıl bir arada duruyor? Bir yıldız için "bulanmak" ile "düşmek" aynı şeye çıkar: yerinde kalıp söndüğünde de gökten kaybolmuş olur, düştüğünde de. Gözlemcinin gördüğü sonuç aynıdır. Kelime, gözle görülen sonucu adlandırıyor; fizikî mekanizmayı değil.
Kur'an'ın paraleli: "Yıldızlar saçıldığında" (İnfitâr 82/2: ve ize'l-kevâkibü'nteserat). Orada intisâr (saçılma) kullanılmış — dökülme anlamını destekliyor.
Sûrenin on iki fiilinden yalnızca bu biri edilgen değil. Güneş dürülüyor (biri dürüyor); yıldızlar bulanıveriyor (kendiliğinden).
Bu bir dizim nüktesi ve kaydedilmeye değer. Bir okuma imkânı olarak — kendi okumam: ışığın kaynağı kaldırıldığında, ışıklar kendiliğinden söner. Güneşe bir işlem uygulanıyor; yıldızların dökülmesi o işlemin sonucu olarak geliyor. Kalıp farkı, sebep-sonuç ilişkisini gramerin içine yerleştiriyor.
Bunu kesin bir kasıt olarak sunmuyorum. Fiilin infi'âl kalıbında gelmesinin fasıla uyumuyla da ilgisi olabilir.