وَأَمَّا مَن جَآءَكَ يَسْعَىٰ وَهُوَ يَخْشَىٰ فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّىٰ
Ve emmâ men câeke yes'â Ve hüve yahşâ Fe-ente anhü telehhâ "Sana koşarak gelene gelince — ki o haşyet içindedir — sen ondan yüz çevirip oyalanıyorsun."
1. جَآءَكَ — geldi. Kimse getirmedi; kendi geldi. 2. يَسْعَىٰ — koşarak. Yürüyerek değil. 3. يَخْشَىٰ — haşyet duyarak. İç hali.
Yani sûre adamı acınacak biri olarak değil, hareket halinde biri olarak tanıtıyor. Körlüğü sadece birinci ayette, ihmal edilmesinin sebebi olarak anıldı; burada bir kez bile geçmiyor. Adam artık "âmâ" değil; gelen, koşan, korkan kişi.
Bu, ayetin en zarif işidir. Bir insanı kusuruyla tanımlamanın karşılığı, onu fiilleriyle tanımlamaktır.
Kök: س-ع-ي. Hızlı yürümek, koşmak; ve buradan: çabalamak, gayret etmek, bir iş için uğraşmak. Sa'y — çaba; Safâ ile Merve arasındaki sa'y de bu kelimedir.
Ve şu görüntüyü kaçırmamak gerekiyor: gören adam duruyor, görmeyen adam koşuyor. Görmeyen birinin koşması, tanımadığı bir zeminde risk almaktır. Bir âmâ için koşmak, gören biri için koşmaktan katbekat zordur ve kendi başına bir istek beyanıdır.
Ayet bunu söylemiyor; ben görüyorum ve kendi okumam olarak kaydediyorum. Ama kelimenin seçimi bu görüntüyü kuruyor.
Kök: خ-ش-ي. Haşyet ile havf arasındaki fark Beyyine 98/8'de tablo halinde işlendi; tekrarlamıyorum. Özeti: havf zararın kendisinden, haşyet korkulanın büyüklüğünün bilinmesinden gelir. Fâtır 35/28 haşyeti açıkça bilgiye bağlar: "Kulları arasından Allah'a ancak bilenler haşyet duyar."
Bunun buradaki sonucu ağırdır. Beyyine sûresi, cennet tasvirinin ardından, en sonda şunu demişti: "İşte bu, Rabbine haşyet duyan içindir." Yani en yüksek karşılık, tam olarak bu vasfa bağlanmıştı.
Meclisteki sıralamanın ne kadar tersine döndüğünü göstermek için başka bir şey söylemeye gerek yok. Kur'an'ın kendi ölçüsüne göre odadaki en ağırlıklı kişi, kapıda duran adamdı.
Cümlenin yapısı da bunu taşıyor. Ve hüve yahşâ bir hâl cümlesidir; isim cümlesi olarak kurulmuş (hüve + fiil). Arapçada isim cümlesi sübût ve süreklilik bildirir. Yani "o an korktu" değil; haşyet onun halidir.
Kök: ل-ه-و. Bu kök Tekâsür 102/1'de (elhâkümü't-tekâsür) tafsilatlı işlendi; tekrarlamıyorum. Özeti: lehv, Türkçedeki "eğlence"den farklı bir şeydir — insanı asıl işinden alıkoyan, dikkatini oradan alıp başka yere bağlayan meşguliyet. Kelimenin merkezinde neşe değil, yer değiştirme vardır.
| Tekâsür 102/1 | Abese 80/10 | |
|---|---|---|
| Fiil | أَلْهَىٰ (elhâ) | تَلَهَّىٰ (telehhâ) |
| Bab | Ef'âl — geçişli | Tefe''ul — dönüşlü |
| Anlamı | "Oyaladı" — bir şey seni oyaladı | "Oyalandı" — kendini oyaladın |
| İnsanın konumu | Edilgen: oyalanan | Etken: oyalanmayı üstlenen |
Tekâsür'de insan bir şeyin kurbanıydı: çokluk yarışı onu oyalamıştı. Burada böyle bir mazeret yok. Tefe''ul babı, işi öznenin kendi üzerine almasını bildirir — kişi kendini oyalıyor.
Ve bir şey daha: tefe''ul babının işlevlerinden biri tekellüftür, yani bir şeyi çaba göstererek yapmak. Bu okuyuşla ayet daha da ağırlaşır: oyalanmak burada kendiliğinden olan bir şey değil, sürdürülen bir şey.
Sûre bu iki fiili — تَصَدَّىٰ ve تَلَهَّىٰ — aynı bapta, aynı vezinde, aynı kafiyede yan yana koyuyor. İkisi de tefe''ul, ikisi de -addâ / -ahhâ sesiyle bitiyor. Kulak ikisini aynı hareketin iki yönü olarak duyuyor. Ve tam olarak öyleler: bir yöne dönmek, öbüründen dönmektir.
Bir. Sıralama gizli yapılır. Kimse "seni önemsiz buluyorum" demez. Sıralama, dikkatin dağıtımıyla yapılır: kime kaç dakika ayrıldığı, kimin mesajına ne kadar sonra dönüldüğü, kimin sözünün kesilebildiği. Sûrenin eleştirdiği şey bir cümle değil, bir yüz ifadesi ve bir yönelme. Ölçü bu kadar incedir.
İki. Sıralamanın gerekçesi hep makul olur. "Vaktim kısıtlı, en çok fayda getirecek yere koymalıyım." Bu cümle doğrudur ve her gün kurulur. Ayet cümleyi değil, cümlenin gizli varsayımını kırıyor: kimin ne getireceğini bilmiyorsun.
Üç. Muhtaç görünmeyene ilgi akar. İstiğnâ, sahibine çekim kazandırır. Ve tersi de doğrudur: ihtiyacını açıkça söyleyen kişi, tam bu yüzden değersizleşir. Kapıyı çalan, çalmayandan daha az ciddiye alınır. Bu tersliğin adı sûrede konmuş.
Dört. Sonucu sahiplenmek ayıklamaya götürür. Yedinci ayetin kestiği damar bu. Bir işte sonucu kendi hanesine yazan kişi, insanları sonuca katkılarına göre ayırmak zorunda kalır. Sorumluluğun sınırını bilmek, bir rahatlık değil, bir adalet şartıdır.