فَإِذَا جَآءَتِ ٱلصَّآخَّةُ يَوْمَ يَفِرُّ ٱلْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِۦ وَأَبِيهِ وَصَٰحِبَتِهِۦ وَبَنِيهِ لِكُلِّ ٱمْرِئٍ مِّنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ
Fe-izâ câeti's-sâhha Yevme yefirru'l-mer'ü min ahîh Ve ümmihî ve ebîh Ve sâhibetihî ve benîh Li-külli'mriin minhüm yevmeizin şe'nün yuğnîh
"Kulakları sağır eden ses geldiğinde — o gün kişi kardeşinden kaçar; anasından ve babasından, eşinden ve çocuklarından. O gün onlardan her birinin, kendine yeten bir derdi vardır."
Kök: ص-خ-خ. Şeddeli (mudâ'af) bir kök. Anlamı: kulağı sağır edecek kadar şiddetli ses; çarpıp sağır eden gürültü. Sahha — vurdu, sağır etti.
Kıyametin adları ve her adın neyi öne çıkardığı Kâria 101 bölümünde tablo halinde verildi; orada bu ad da yer alıyor ve işitmeye bağlanmıştı. Tekrarlamıyorum.
Buraya eklenecek olan şudur: kıyamete verilen adlar arasından işitmeyi öne çıkaran ad, tam da bu sûrede kullanılıyor.
Sûre bir görme meselesiyle açılmıştı: görmeyen bir adam, görenlerin arasına geldi ve görülmedi. Ve sûrenin kıyamet sahnesi, gören-görmeyen ayrımının anlamını yitirdiği bir olayla açılıyor: duyulmaması imkânsız bir ses.
Bu bağı sûre kurmuyor; ben kuruyorum ve kendi okumam olarak kaydediyorum. Ama kelime seçimi tesadüfe benzemiyor: Kur'an'ın elinde kıyamet için yedi sekiz ad varken, bir görme sûresinde işitme adını seçmesi kayda değer.
Ses neden bu kadar merkezî? Çünkü sesten kaçılamaz. Göz kapanır; kulak kapanmaz. Bakılmayacak yere bakılmaz; duyulmayacak ses duyulmamazlık edilemez. Bir olayın herkesi eşit derecede kapsadığını anlatmanın en doğrudan yolu, onu bir ses olarak tarif etmektir.
Ve fe-izâ. İzâ edatı, gerçekleşmesi kesin olan zamanı bildirir; bu, Zilzâl bölümünde işlendi. Baştaki fâ' ise pasajı bir öncekine bağlıyor: sofra tablosu bitti, metâ' dendi, ve sonra. Kopukluk yok.
Ritim de bir şey söylüyor: kardeş yalnız başına (34. ayet), sonra iki çift (35 ve 36). 1 + 2 + 2. Kardeş tek başına anılıyor ve kapıyı açıyor.
| Sıra | Kim | Bağın türü | Kopmanın zorluğu |
|---|---|---|---|
| 1 | Kardeş | Yanal — aynı kuşak, seçilmemiş | En kolay. Karşılıklı ve eşit; kimse kimseye borçlu değil |
| 2-3 | Ana ve baba | Yukarı — varlığının kaynağı | Zor. Onlara borçlusun; kaçmak nankörlüğün en açık hali |
| 4 | Eş | Yatay ama seçilmiş — sözleşmeyle kurulmuş | Daha zor. Tek seçilmiş bağ; en yakın hayat ortağı |
| 5 | Çocuklar | Aşağı — sana emanet, senden sorulan | En zor. İnsanın son bırakacağı şey |
Yani sıralama, kopması en kolay olandan en zor olana doğru gidiyor. Dizi, giderek yükselen bir merdiven ve son basamağı çocuklar.
Bunun neden doruk olduğu açık: bir insan kendi çocuğu için hemen her şeyi yapar. Ebeveynin çocuğunu koruma eğilimi, insan davranışının en güçlü ve en yaygın örüntülerinden biridir; bütün toplumlarda, bütün çağlarda gözlenir. Ayet, o örüntünün kırıldığı bir anı tarif ediyor. Dehşetin ölçüsü, listenin son maddesidir.
Beş kişiye bakın. Yanal (kardeş), yukarı (ana-baba), yatay-seçilmiş (eş), aşağı (çocuklar). Bir insanın ait olabileceği bütün akrabalık eksenleri sayılmış. Dışarıda kimse kalmıyor.
Yani bu bir örnek listesi değil, bir sayımdır. Sûre "yakınlarından kaçar" demiyor; yakınlığın bütün türlerini tek tek sayıp hepsini işaretliyor.
Kardeş — çocukluğun arkadaşı. Ana ve baba — başlangıç. Eş — yetişkinlikte kurulan bağ. Çocuklar — gelecek. Liste, bir insanın ömrü boyunca kurduğu bağları sırayla geçiyor.
Anne neden babadan önce? Kur'an genellikle vâlideyn ya da ebeveyn gibi toplu tabirler kullanır; burada ikisi ayrı ayrı ve ana önce anılıyor. Bu, Kur'an'ın ve hadis külliyatının ana babaya iyilik bahsinde anneye tanıdığı öncelikle uyumludur ("Anasının onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle taşıdığı...", Lokmân 31/14 — orada da özel olarak anne anılır).
Buradaki işlevi şu olabilir — kendi okumam olarak: anne, kaçılması en beklenmedik kişidir. Merdiven yükselirken ilk sarsıcı basamak odur. Bu yüzden ikili grubun başına konmuş.
Kök: ص-ح-ب. Beraber olmak, arkadaşlık etmek, refakat etmek. Sâhib — arkadaş, yoldaş; sohbet — beraberlik; ashâb — beraber olanlar.
Fark gerçek: zevce hukukî bir bağı anlatır (nikâh); sâhibe ise beraberliği anlatır. Ayet, hukukî bağı değil, yan yana yaşamayı öne çıkarıyor.
Neden? Çünkü kaçış sahnesinde önemli olan hukukî bağ değil, alışkanlık ve yakınlık. İnsan bir sözleşmeden değil, hayatını paylaştığı kişiden kaçıyor.
Ve bir bağ: Tekvîr sûresi de bu kökü kritik bir yerde kullanıyor. "Sizin arkadaşınız (صَاحِبُكُم) mecnûn değildir" (Tekvîr 81/22). Orada kelime, uzun yıllar birlikte yaşamış olmanın kurduğu tanışıklığa dayanıyor: onu tanıyorsunuz.
İki sûre, aynı kökü iki ayrı yönde kullanıyor: birinde beraberlik bir delil (onu tanıyorsunuz), diğerinde beraberlik çözülüyor (ondan kaçıyor). Bu paralelliği kendi okumam olarak kaydediyorum.
Kök: ف-ر-ر. Kaçmak, firar etmek. Türkçedeki "firar" bu köktendir. Mefarr — kaçılacak yer: "O gün insan der ki: kaçacak yer nerede?" (Kıyâme 75/10).
Kelime "ayrılmak" değil, "kaçmak" demek. Ayrılmak nötrdür; kaçmak bir tehdit varsayar. Kaçan kişi, kaçtığı şeyden zarar bekliyordur.
1. Hesap sorulmasından korkma. Kişi, bu insanlara karşı bir borcu olduğunu bilir. Onlarla karşılaşmak, hesabın hatırlatılmasıdır. 2. Kendi derdinin ağırlığı. Otuz yedinci ayet bu izahı açıkça veriyor.
الْمَرْء — kişi. Kök م-ر-أ. İmre'e — kişi, adam; imrae — kadın; mürüvvet — insanlık, yiğitlik, erdem. Aynı kökten.
Sûre, insanın en insanî bağlarının çözüldüğü anı anlatırken mürüvvet köküyle akraba bir kelime kullanıyor. Bunu bir nükte olarak kaydediyorum; kelimenin seçiminde bu kadar kasıt olduğunu iddia etmiyorum, mer' Arapçada bu bağlamda olağan kelimedir.
شَأْن — kök ش-أ-ن. Hal, iş, durum, önemli mesele. Türkçedeki "şan" ve "şe'niyet" bu köktendir. Kur'an'da: "O her gün bir iştedir" (Rahmân 55/29: külle yevmin hüve fî şe'n).
Kelimenin belirsiz (nekre) gelmesi büyütme içindir: "öyle bir dert ki". Tanımlanmıyor, sınırı çizilmiyor.
Fiilin anlamı: ağnâhü'ş-şey'u — o şey ona yetti, onu başkasına muhtaç olmaktan çıkardı. Yani ayet şunu söylüyor: herkesin öyle bir derdi olacak ki, başkasını düşünecek yeri kalmayacak.
Dünyada bir adam kendini müstağni sanmıştı. Kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmüştü ve tam bu yüzden herkesin ilgisini çekmişti. O gün, istediği şey ona verilecek — gerçekten kimseye ihtiyacı olmayacak. Ama artık bu bir ayrıcalık değil; kimsesizliğin tarifi.
Leyl bölümünde aynı teknik kaydedilmişti: orada da sûre, kendini ganî sanan adama malının ğanî olmayacağını söyleyerek kelimesini geri veriyordu. Abese aynı işi yapıyor: istiğnâ isteyene istiğnâ veriliyor.
Bu bir çıkarımdır ve kendi okumam olarak kaydediyorum. Ama kökün sûrenin tam iki ucunda, tam da bu iki konumda geçmesi kelimelerin rastgele seçilmediğini düşündürüyor.
Ve şu var: Sûre, ilk on ayette bir ilgi dağıtımı meselesini konuşmuştu — kime yönelinir, kimden yüz çevrilir. Otuz yedinci ayet, ilginin tamamen bittiği bir günü tarif ediyor. Yani sûre şöyle bir yay çiziyor: bugün dikkatini nasıl dağıttığın, hiç kimsenin kimseye dikkat edemeyeceği bir günün ışığında ölçülüyor.