قُتِلَ ٱلْإِنسَٰنُ مَآ أَكْفَرَهُۥ
Bu kalıbın işleyişi Tebbet 111/1 bölümünde işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespit şuydu: biçim beddua, muhteva hüküm. Cümle bir dilek kurar gibi görünür, ama aslında olmuş bir şeyi bildirir.
Kelimenin kendisi. Kutile — katele'nin edilgeni: "öldürüldü". Arapçada bu, yerleşmiş bir beddua kalıbıdır ve Türkçedeki "kahrolsun", "canı çıksın" ifadelerine karşılık gelir. Dilcilerin izahı şudur: ölüm insanın başına gelebilecek en son şey olduğu için, bedduanın en uç noktası olarak kullanılmıştır.
Üç yerde de aynı kalıp, ve üçünde de son derece ağır bir suçlama var. Burada muhatap bir grup değil; el-insân — tür olarak insan.
Bu neden bu kadar sert? Siyak cevabı veriyor. Önceki dört ayet, metnin ne kadar yükseklerden geldiğini anlattı: değerli sayfalar, yüceltilmiş, arındırılmış, şerefli taşıyıcılar. Ve şimdi o metnin muhatabına dönülüyor. Sertliği yaratan şey mesafedir: yukarıdaki dizilim ile aşağıdaki tepkinin arasındaki mesafe.
Belirlilik takısı cins bildiriyor: belirli bir kişi değil, tür olarak insan. Sûre burada, ilk on ayetteki tekil olaydan çıkıp genele geçiyor.
Ve bu geçişi görmek gerekiyor: eleştiri bitti. Muhatap değişti. Sûrenin geri kalanında bir daha o olaya dönülmeyecek. Bu, birinci bölümde kaydedilen nezaket mimarisinin son adımı — muhatap serbest bırakılıyor.
| Okuyuş | Nasıl anlaşılır | Değerlendirme |
|---|---|---|
| Taaccüb (şaşma) kalıbı | Mâ ef'alehû vezni: "ne kadar nankör!" Arapçada şaşma bu kalıpla kurulur (mâ ahsenehû — ne kadar güzel!) | Çoğunluğun görüşü. Vezin doğrudan bu kalıptır |
| İstifham (soru) | "Onu ne kâfir yaptı?" — hangi sebep onu bu hale getirdi | Mümkün; arkasından gelen min eyyi şey'in halakah sorusuyla ses uyumu var |
| Nefy (olumsuzluk) | Mâ olumsuzluk edatı: "onu kâfir yapmadı / kâfir kılmadı" | Zayıf; siyakla uyuşmuyor ve kalıbı zorluyor |
Birinci okuyuş en güçlüdür. Ama ikincisinin bir güzelliği var: soru olarak okunduğunda, hemen ardından gelen "onu hangi şeyden yarattı?" sorusuyla bir soru dizisi oluşuyor ve cevap veriliyor: bir damladan. Yani nankörlüğün sebebi soruluyor ve cevap olarak insanın çıkış maddesi gösteriliyor.
Kök: ك-ف-ر. Bu kök Kâfirûn 109 bölümünde işlendi; tekrarlamıyorum. Özeti: kökün somut anlamı örtmek, üstünü kapatmaktır. Küfrân-ı nimet — verilen nimetin üstünü örtmek.
Buradaki kalıp ef'ale babındadır ve taaccüb kalıbı olarak okunduğunda "ne kadar çok örtüyor" demektir.
Ve sûrenin dokusunda bu kök iki uçta duruyor: on yedinci ayette mâ ekferah, kırk ikinci ayette el-keferatü. Arada geçen yirmi dört ayet, insana örttüğü şeylerin dökümünü sunuyor: yaratılışı, ölçüsü, yolu, ölümü, kabri, dirilişi, suyu, toprağı, tanesi, üzümü, zeytini, hurması.
Yani sûre bir suçlamayı açıyor, delilleri sıralıyor, sonra hükmü veriyor. On yedinci ayet iddianame, 18-32 deliller, kırk ikinci ayet karar. Bu yapıyı sûrenin bütününde tekrar toplayacağım.