لَّا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا · إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا · جَزَآءً وِفَاقًا
Lâ yezûkūne fîhâ berden ve lâ şerâbâ · İllâ hamîmen ve ğassâkā · Cezâen vifâkā "Orada ne bir serinlik tadarlar ne bir içecek — kaynar su ve irin dışında. Denk bir karşılık olarak."
Tatmak, duyuların en yakınıdır: görmek uzaktan olur, işitmek uzaktan olur, dokunmak temas ister, tatmak ise içeri almayı gerektirir.
Ve Kur'an, azap için bu fiili çok sık kullanır: "Tadın!" (Nebe' 78/30; Enfâl 8/14; Duhân 44/49 ve daha birçok yerde). Bu tercih, azabın dışarıdan gelen bir şey değil, içeri alınan bir şey olarak anlatıldığını gösteriyor.
| Görüş | İzah | Dayanağı |
|---|---|---|
| Serinlik | Ateşin yanında serinlik yoktur | Kelimenin asıl anlamı. Ayrıca "İbrâhîm'e: Ey ateş! Serin ve selâmet ol dedik" (Enbiyâ 21/69) — orada da berd ateşin karşıtı |
| Uyku | Araplar uykuya berd derdi; uyku bedeni serinlettiği için | Dilcilerin naklettiği bir kullanımdır; şiirden örnekler verilir |
İkinci görüş üzerinde durmak gerekiyor, çünkü bu sûrenin dokuzuncu ayeti uykuyu bir nimet olarak saymıştı: وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا.
Eğer berd burada uyku anlamındaysa, sûre şunu söylemiş oluyor: dokuzuncu ayette verilen nimet, yirmi dördüncü ayette geri alınıyor.
Bu bağ dikkat çekicidir ve kaydedilmeye değer. Ama ikinci görüşün kesinliğine güvenmediğim için bağı bir ihtimal olarak sunuyorum. Birinci görüş daha yaygın ve dil bakımından daha sağlamdır.
Bir kayıt. Kâria sûresinin son ayetindeki حَامِيَة (kızgın) kelimesi ح-م-ي kökündendir — bu kökten farklıdır. İki kök anlam bakımından komşudur (ikisi de ısı bildirir) ve klasik sözlükler bazen bunları yan yana ele alır; ama ben bunları aynı kök saymıyorum ve birinden diğerine bir türetme iddia etmiyorum.
"Bizim ne bir şefaatçimiz ne de candan bir dostumuz (صَدِيقٍ حَمِيمٍ) var." (Şuarâ 26/100-101)
"Hiçbir dost bir dostu sormaz." (Meâric 70/10 — lâ yes'elü hamîmun hamîmâ)
"…sanki candan bir dost olur." (Fussilet 41/34)
Dilcilerin bu ortaklık için verdiği izah şudur: hamîm, "sıcak olan"dır; sıcaklık hem yakıcılığı hem yakınlığı anlatır. Türkçede de "sıcak dost", "içten" gibi ifadeler aynı mantığı taşır.
Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum ve bundan bir anlam çıkarmıyorum. İki kullanım da Arapçada yerleşiktir; kelimenin bu sûrede seçilmesinin dostlukla ilgili bir imâ taşıdığını iddia etmiyorum.
Bu kelime Felak sûresi bölümünde, غَاسِق (ğâsık) işlenirken zaten anılmıştı ve oradaki tespite dayanılacak.
Orada kaydedilen şuydu: غ-س-ق kökünün iki anlam kanadı vardır — yoğun karanlık ve koyu, ağır, akan bir şey — ve ikisinin birleştiği yer akan, sızan, yayılan bir yoğunluktur. Karanlık, Arapçanın bu kökündeki tasavvurda "olan" bir şey değil, akan bir şeydir.
Ğassâk, فَعَّال veznindedir — bu sûrede üçüncü kez karşımıza çıkan mübalağa vezni (vehhâc, seccâc, ğassâk).
Kelimenin tefsirlerdeki karşılıkları: irin, cehennemliklerin yaralarından akan sıvı, çok soğuk ve kokuşmuş bir içecek. Bu karşılıkların hepsi kökün "akan koyu şey" anlamından çıkar.
Ve Felak bölümündeki tespit burada bir şey daha söylüyor. Kökün diğer kanadı karanlıktır. Yani bu içecek, adının içinde karanlığı taşıyor: içilen şey, karanlığın kendisi gibi akan bir şey.
Bir kıraat notu. Bu kelimenin şeddesiz غَسَاق olarak da okunduğu nakledilir. İki okuyuş arasındaki anlam farkı büyük değildir (şeddeli okuyuş mübalağa katar). Hangi kıraat imamının hangi tercihte olduğunu kesin veremediğim için isim vermiyorum.
| Görüş | İzah |
|---|---|
| Muttasıl istisna | Kaynar su ve irin de "içecek" cinsindendir; yani "içecek olarak sadece bunları tadarlar" |
| Munkatı istisna | Bunlar içecek sayılmaz; anlam şudur: "hiçbir içecek yok — bunlar hariç ki bunlar da içecek değil" |
İkinci görüş daha keskindir ve ayetin tonuna uyar: ayet "kötü bir içecek verilir" demiyor; "içecek yok" deyip sonra bir şey sayıyor.
Bu, Arapçada bir alay ve sertlik biçimidir. Türkçede karşılığı yaklaşık şudur: "Yiyecek bir şey yok — taş var, taş."
جَزَاء — Kök: ج-ز-ي. Karşılık vermek, ödemek. Kelime hem mükâfat hem ceza için kullanılır — karşılığın cinsini değil, karşılık olma niteliğini bildirir.
وِفَاق — Kök: و-ف-ق. Uygunluk, denklik, birbirine uyma. وَفَّقَ — uygun hale getirdi. مُوَافَقَة — uyuşma. تَوْفِيق — uygun düşürme.
Kelime masdardır ve burada sıfat olarak kullanılmıştır. Arapçada masdarın sıfat yerine geçmesi mübalağa bildirir: "uygun bir karşılık" değil, "uygunluğun kendisi olan bir karşılık."
"Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür." (Şûrâ 42/40)
"Kim bir iyilik getirirse, ona onun on katı vardır." (En'âm 6/160)
Bu sûre aynı asimetriyi kendi içinde kuruyor ve bu, sûrenin en kayda değer yapısal özelliklerinden biridir:
| Azgınlar (26) | Muttakîler (36) | |
|---|---|---|
| İfade | جَزَآءً وِفَاقًا | جَزَآءً مِّن رَّبِّكَ عَطَآءً حِسَابًا |
| Ortak kelime | cezâ' | cezâ' |
| Nitelik | وِفَاق — denk | عَطَاء — bağış |
| Kaynak belirtiliyor mu | Hayır | Evet: min rabbike — "Rabbinden" |
Ceza tarafında karşılık denktir ve kimden geldiği söylenmez. Mükâfat tarafında karşılık bağıştır ve kimden geldiği açıkça söylenir: Rabbinden.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; ama iki ayetin kelimeleri metindedir ve karşılaştırma doğrudan yapılabilir.
Anlamı şudur: ceza hak edilir, mükâfat hak edilmez. Ceza bir hesabın sonucudur; mükâfat bir vergidir. Kişi cezasını kendisi kazanır; mükâfatını kendisi kazanamaz.