إِنَّا خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَٰهُ سَمِيعًۢا بَصِيرًا
İnnâ halakne'l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe-cealnâhü semîan basîrâ "Biz insanı karışım halinde bir damladan yarattık — onu deniyoruz — ve onu işiten, gören kıldık."
Kök: ن-ط-ف. Somut anlamı damlamak, sızmak, azar azar akmak. Netafe'l-mâ' — su damladı. Aynı kökten نُطْفَة (nutfe) — bir damla su; ve dilcilerin naklettiğine göre kelime, kabın dibinde kalan az miktar su için de kullanılır.
Kelimenin taşıdığı iki şey var ve ikisi de bu bağlamda çalışıyor: azlık ve akıcılık. Bir damla, tutulamayan ve sayılmayan şeydir.
Kök: م-ش-ج. Karıştırmak, iki şeyi birbirine katmak. Tekili مَشَج ya da مَشِيج olarak verilir; emşâc çoğuldur.
Ve burada bir gramer meselesi var: nutfe tekildir, emşâc çoğuldur. Arapçada sıfat, mevsûfuna sayı bakımından uyar. Bir tekil isim nasıl çoğul sıfat alır?
| İzah | Nasıl çalışıyor |
|---|---|
| Emşâc, sıfat değil bedeldir | "Bir damladan — karışımlardan" |
| Nutfe burada cins bildirir | Tekil lafız, çoğul mana taşır; sıfat manaya uymuş |
| Emşâc, damlanın bileşenlerini niteler | Tekil olan kap, çoğul olan içindekiler |
| Kelime tekil olarak da kullanılır | Emşâc biçimi çoğul görünse de tekil anlamda kullanılabilir |
Dördü de klasik kaynaklarda geçer ve anlamda büyük fark doğurmaz. Ortak nokta şudur: başlangıç tek parça değil, karışıktır.
Bu kelimeyi modern bir tarife bağlama isteği, tefsir literatüründe sık rastlanan bir eğilimdir. Bu tefsirde o eğilime girilmiyor ve gerekçesi Alak sûresi bölümünde ayrıntısıyla yazıldı.
Orada alaka kelimesi için kaydedilen tutumu özetliyorum: kelimenin sözlük anlamı verilir ve eksiltilmez; okur kendi payına bir çağrışım kurabilir; ama bu, ayetin iddiası olarak sunulamaz ve bir mucize delili haline getirilemez. Orada bunun beş gerekçesi sayılmıştı; en önemlisi şuydu: bir ayeti bugünün ders kitabına çivilerseniz, kitap değiştiğinde ayeti nereye koyacağınız sorusu doğar. Metni savunmak isterken kırılganlaştırmış olursunuz.
Aynı tutum burada da geçerli ve tekrarlamıyorum. Emşâc "karışım" demektir. Ayetin işi de bilgi vermek değil: bir önceki ayette anılmayan varlığın nereden geldiğini söylemek. Cümle bir konum cümlesidir, bir tarif değil.
Kök: ب-ل-و. Bakara 2/49 bahsinde işlendi; oradaki tespit şuydu: belâ kelimesi Türkçede yalnızca musibet anlamına daralmıştır, Arapçada kök denemek, yıpratarak sınamak demektir ve iyiyle sınamayı da kapsar. Kur'an bunu açıkça söyler: "Sizi bir imtihan olarak şer ile de hayır ile de deniyoruz" (Enbiyâ 21/35).
Fecr sûresi bölümünde de aynı kökün iki yönlü çalıştığı kaydedilmişti: bolluk da darlık da sınamadır ve sûre iki çıkarımı birden reddeder.
Fiil muzâri — yani sürmekte olan bir iş. Ve cümlenin ortasına, yaratma ile duyuların verilmesi arasına konmuş. Sıra şudur:
1. خَلَقْنَا — yarattık (mâzi: olmuş, bitmiş) 2. نَّبْتَلِيهِ — deniyoruz (muzâri: sürüyor) 3. فَجَعَلْنَٰهُ — ve kıldık (mâzi, başında sonuç fâ'sı)
Nahivciler bu ikinci öğeyi ya hâl (durum bildiren cümle: "onu denemekte olduğumuz halde") ya da ta'lîl (gerekçe: "onu denemek üzere") sayarlar. İki okuma da anlamı aynı yere getiriyor.
Asıl nükte üçüncü öğedeki فَ harfindedir. Fâ, sonuç ve sıra bildirir. Yani cümle şunu kuruyor: deneme var, o yüzden duyular verildi.
İki kelime de mübalağa kalıbında (fa'îl): sadece "işiten" ve "gören" değil, işitme ve görme vasfı yerleşmiş olan.
Ve bu ikili, Kur'an'da Allah için de kullanılır — innallâhe semîun basîr kalıbı yaygındır. Yani ayet, insana Allah'ın sıfatlarıyla aynı kelimelerle adlandırılan iki nitelik veriyor. Bu, Kur'an'ın insan hakkındaki en dikkat çekici hamlelerinden biridir ve klasik kaynaklarda kayıtlıdır: nitelikler ortak, ölçüleri ortak değil.
Sıralamaya dikkat: işitme önce, görme sonra. Kur'an bu ikiliyi neredeyse daima bu sırayla verir. Klasik kaynaklarda buna birkaç izah getirilir — işitmenin karanlıkta da çalışması, uykuda kesilmemesi, ve vahyin işitilerek alınması gibi. Son gerekçe bu sûre bağlamında ayrıca anlamlı: yirmi üçüncü ayette Kur'an'ın indirilmesinden söz edilecek.
Cümle "onu akleden kıldık" ya da "ona bilgi verdik" demiyor. İki duyu organı sayıyor. Ve sıra kurulmuş durumda: imtihan var (nebtelîhi), o yüzden (fe-) işitme ve görme verildi.
Yani ayet duyuları bir donanım olarak değil, bir sınav aleti olarak tarif ediyor. İnsan işitir ve görür, çünkü denenmektedir. Bir sınavda kâğıt ve kalem verilmesi gibi.
Birincisi: duyular nötr değildir. Bir aletin verilmesi, o aletle ne yapıldığının sorulacağı anlamına gelir. Kur'an bunu başka yerde açıkça söyler: "Kulak, göz ve kalp — bunların hepsi ondan sorumludur" (İsrâ 17/36).
İkincisi: imtihan, insana bir şey verilerek kuruluyor, bir şey esirgenerek değil. Ayetin dizimi bunu söylüyor: deneme cümlesi, verme cümlesinden önce geliyor.