هَلْ أَتَىٰ عَلَى ٱلْإِنسَٰنِ حِينٌ مِّنَ ٱلدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْـًٔا مَّذْكُورًا
Hel etâ ale'l-insâni hînün mine'd-dehri lem yekün şey'en mezkûrâ "İnsanın üzerinden, anılmaya değer bir şey olmadığı uzun bir zaman geçmedi mi?"
Bu kalıp Ğâşiye sûresi bölümünde işlendi. Oradaki tespit şuydu: cümle soru kipindedir ama bilgi istemez; Arapçada soru kalıbının uyarma, dikkat çekme, kabul ettirme gibi işlevleri vardır ve burada işlev giriş formülüdür — Türkçedeki "şunu duydun mu?" gibi. Kalıptan sonra daima bir anlatı başlar.
Ğâşiye bölümünde ayrıca şu kaydedilmişti ve tekrarlamak yerine hatırlatıyorum: kalıbın öznesi haberdir, muhatap değil. Muhatap bir şey aramıyor; bir şey ona doğru geliyor.
Buraya özgü olan şudur: Ğâşiye'de kalıp geleceğe bakıyordu, burada geçmişe. Ğâşiye 88/1'de sorulan, henüz olmamış bir günün haberidir. Burada sorulan, çoktan olmuş — daha doğrusu, hiç olmamış — bir zamandır.
Ve bu ayrım Ğâşiye bölümünde zaten kaydedilmişti: kalıbın işlediği yer olayın zamanı değil, muhatabın bilgi durumudur. İkisinde de muhatap bilmiyor. Bir gün gelecek ve muhatap onu görmedi; bir zaman geçti ve muhatap onu hatırlamıyor.
Kelimede belirlilik takısı var: ٱلْـ. İnşikâk 84/6 bahsinde bu takının burada da geçerli olan işlevi kaydedilmişti: istiğrak — cinsin bütününü kapsamak. Cümle bir kişiye değil, insan olmak niteliğine bakıyor.
Ama bir ayrım var. İnşikâk'ta cins hitap ediliyordu (yâ eyyühe'l-insân — ey insan). Burada cins hakkında konuşuluyor, üçüncü şahıs olarak. Fark küçük görünür; değildir. Bir varlığa hitap etmek, onun orada bulunduğunu kabul etmektir. Bu ayet ise tam olarak insanın bulunmadığı bir zamandan söz ediyor. Cümlenin üçüncü şahıs kurulması, konusuna uyuyor.
Kökün tahlili (أ-ن-س: ünsiyet, görünürlük, ya da unutkanlık) daha önceki bölümlerde yapıldığı için tekrarlamıyorum.
حِين — Kök: ح-ي-ن. Belirsiz bir süre; başı ve sonu tayin edilmemiş bir zaman parçası. Kur'an bu kelimeyi tam da belirsizliği için kullanır: "Her zaman (hîn) meyvesini verir" (İbrâhîm 14/25) gibi kullanımlarda süre ölçülmez. Kelime tenvinli geliyor: hînün — "bir zaman", herhangi bir zaman.
دَهْر — Kök: د-ه-ر. Ve bu kelime hîn'in tersidir: kesintisiz, uzun, akıp giden zamanın bütünü. Bir olayın süresi değil, sürenin kendisi. Türkçede "dehir" kelimesi bu anlamıyla kullanılmıştır; "dehri" (materyalist, zamandan başka bir şey tanımayan) da buradan gelir.
مِنْ harfi burada teb'îz (parça bildirme) içindir: dehrin bir kısmı. Bu, ayetin ölçeğini kuran ayrıntıdır. Ayet "zaman vardı, insan yoktu" demiyor; "zamanın bir parçası boyunca insan yoktu" diyor. Yani insan, zamanın tamamını kaplamıyor — zamanın bir bölümüne sonradan girmiş bir konuktur.
Kur'an'ın dehr kelimesine bir uyarısı da vardır ve burada anmak gerekir: başka bir yerde, dirilişi inkâr edenlerin sözü aktarılırken "bizi ancak dehr helâk eder" (Câsiye 45/24) dedikleri kaydedilir. Yani dehr, o dünyada bir açıklama biçiminin adıydı: her şeyi zamanın kendisine bağlamak, arkasında bir irade aramamak.
Bu sûrenin ilk ayetinde aynı kelimenin kullanılması dikkat çekicidir. Sûre, muhaliflerin açıklama kelimesini alıp kendi cümlesinin içine yerleştiriyor. Dehr var, evet — ama dehrin içinde insanın olmadığı bir dilim var, ve o dilimden bu dilime geçiş dehrin işi değil.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Câsiye ayetinin varlığı ve kelime ortaklığı metindedir; aralarında kurduğum ilişki benim çıkarımımdır.
شَىْء — Kök: ش-ي-أ. Ve şu ayrıntı önemlidir: bu kök, sûrenin sonundaki şâe (diledi) fiilinin köküdür. Şey' ile meşîet (dileme) aynı köktendir. Dilcilerin bir kısmı şey'i "istenen, dilenen" diye açıklar — var olan, dilenmiş olandır.
Sûrenin birinci ayetinde insan bir şey' değildi; yirmi sekiz ile otuzuncu ayetlerde dört kez şâe fiili gelecek. Kök, sûrenin iki ucunda duruyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum; şey' ile meşîet arasındaki iştikak bağı dilcilerce kurulur, ama kökün tarihî gelişimi hakkında kesin hüküm vermiyorum.
| Okuma | İzah | Dayanağı | Zayıf tarafı |
|---|---|---|---|
| Hiç yoktu | Mezkûr olmamak, var olmamanın kinayeli anlatımıdır. Anılmayan şey, olmayan şeydir | Bakara 2/28'deki "ölüydünüz" ifadesiyle uyum; sûrenin bir sonraki ayetinin yaratılışla başlaması | Ayette "yoktu" denmiyor; kelime seçilerek konmuş, ve seçilen kelime varlığı değil anılmayı olumsuzluyor |
| Vardı ama anılmıyordu | Madde olarak bir tür varlığı vardı — toprak, su, ilk unsurlar — ama "insan" diye anılabilecek bir şey değildi | Kelimenin lafzı: olumsuzlanan mezkûrluktur | "Vardı" demek için de metinde karine yok; bu okuma da bir ekleme yapıyor |
İki okuma da savunulmuştur ve ikisi de ayetin işini bozmuyor. Çünkü ayetin yaptığı iş, insanın maddesi hakkında bilgi vermek değil, konumu hakkında hüküm kurmaktır: adı yoktu, sayılmıyordu, hesaba katılmıyordu.
Ben kelimenin seçimini ciddiye almaktan yanayım ve şu okumayı kaydediyorum — bağlayıcı değildir: ayet, varlık ile anılmak arasında bir ayrım kuruyor ve insanın başlangıcını anılmamak olarak tarif ediyor. Yani insanın hikâyesi "yoktan var olma" hikâyesi kadar, "adsızlıktan adlı olma" hikâyesidir. Sûrenin yirmi ikinci ayeti bu okumayı destekliyor: orada insanın çabası meşkûr — şükranla anılan — oluyor. Anılmayan varlık, sonunda anılan varlık haline geliyor.
"Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Siz ölüydünüz, O sizi diriltti; sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek, sonra O'na döndürüleceksiniz." (Bakara 2/28)
Orada kaydedilen tespit şuydu: delil, itiraz edilen dördüncü basamağın (yeniden dirilme) zaten bir kez gerçekleşmiş olan ikinci basamağın (ilk dirilme) tekrarı olduğunu göstermek üzere kurulmuştur; ve argümanın gücü, muhatabın kendi varlığını kanıt olarak kullanmasındadır.
İnsân 76/1, o delilin birinci basamağını tek başına alıp önüne koyuyor. İki ayeti yan yana koyalım:
| Bakara 2/28 | İnsân 76/1 | |
|---|---|---|
| Kelime | كُنتُمْ أَمْوَٰتًا — ölüydünüz | لَمْ يَكُن شَيْـًٔا مَّذْكُورًا — anılan bir şey değildi |
| Kip | Haber — doğrudan bildirme | Soru — muhataba kabul ettirme |
| Muhatap | İkinci çoğul: siz | Üçüncü tekil: insan |
| İşlevi | Delilin ilk basamağı | Sûrenin açılışı |
| Devamı | Diriltti, öldürecek, diriltecek | Yarattık, deniyoruz, yol gösterdik |
Fark şurada: Bakara ölümden söz ediyor, İnsân anılmamaktan. Ölü olmak yine de bir haldir; anılmayan bir şey olmamak ise bir hal bile değildir. İnsân, Bakara'nın birinci basamağını bir adım daha geriye götürüyor.
Ve iki ayet aynı sonuca varıyor: insanın kendi başlangıcı, kendisi hakkındaki en güçlü delildir. Dışarıdan bir şey istemiyor.
Modern insanın kendisi hakkında kurduğu cümlelerin çoğu bir süreklilik varsayar: kariyerim, birikimim, itibarım, kaydım. Bunların hepsi zaman içinde uzanan çizgilerdir ve hepsi bir başlangıç noktasını görünmez kılar. Ayet o noktayı geri koyuyor ve ona bir ad veriyor: anılmamak.
Ve bunun pratik bir sonucu var. Anılmayı bir kazanım olarak gören biri onu korumak zorundadır; anılmayı bir başlangıç olarak gören biri onu korumak zorunda değildir. Sûrenin ilerisinde, karşılık ve teşekkür beklemeden veren insanlar anlatılacak. O davranışın psikolojik zemini, tam olarak bu ilk ayette kuruluyor: anılmadan başlamış biri, anılmadan verebilir.