وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا
"Ve şu ki: Yeryüzündekiler için bir kötülük mü murad edildi, yoksa Rableri onlar için bir rüşd mü diledi — bilmiyoruz."
Bu ayet, sûrenin bilgi meselesindeki en belirleyici cümlesidir. Ve söyleyeni yüzünden belirleyicidir.
Cinlerin gaybı bildiği varsayımı üzerine kurulmuş bir kehanet düzenine karşı, sûre bir polemik yürütmüyor, bir reddiye yazmıyor, bir delil sıralamıyor. Sadece cinleri konuşturuyor ve onlar şunu söylüyor:
Bir bilgi kaynağı olduğu sanılan varlıklar, kendi cehaletlerini ilan ediyorlar. Ve bu ilan, sûrenin tam ortasında, hiçbir vurgu işareti olmadan, öteki maddelerle aynı sırada duruyor.
Kök د-ر-ي: bilmek — ama özel bir bilme. Klasik dilcilerin ayrımına göre dirâyet, bir çaba ve arayış sonucu ulaşılan bilgidir; ilm gibi mutlak değildir. Aynı kökten idrâ, birine bir şeyi bildirmek.
Kur'an bu kökü tam olarak bilinemezliği ifade etmek için kullanır: "Ve mâ edrâke mâ…" kalıbı ("o şeyin ne olduğunu sana ne bildirdi?") — Kadr, Hümeze, Kâria bölümlerinde bu kalıp işlenmişti; orada tespit edilen ayrım şuydu: mâ edrâke (mâzî) geldiğinde ardından açıklama gelir, mâ yüdrîke (muzâri) geldiğinde gelmez.
Ve bu sûrede kök iki kez geçer: burada (lâ nedrî — cinlerin ağzından) ve 25. ayette (in edrî — Peygamber'in ağzından). İkisi de olumsuz. İkisi de "bilmiyorum" diyor.
| 72/10 | 72/25 | |
|---|---|---|
| Kim | Cinler | Peygamber |
| Bilmediği | Yerdekilere ne murad edildiği | Vaat edilenin ne zaman geleceği |
| İfade | lâ nedrî | in edrî |
Yani sûre, gaybı bilmediğini iki ayrı yerde, iki ayrı ağızdan söyletiyor — biri kehanet kaynağı sanılan varlıklardan, öteki Allah'ın elçisinden. Eğer elçi bilmiyorsa, kimse bilmiyor demektir.
Birinci şık: e-şerrun ürîde bi-men fi'l-ard — "yerdekiler için bir şer murad edildi mi?" Fiil edilgendir. Faili söylenmiyor.
İkinci şık: em erâde bihim rabbühüm raşedâ — "yoksa Rableri onlar için bir rüşd mü diledi?" Fiil etkendir. Ve faili açıkça anılıyor: Rableri.
Simetri bilerek bozulmuş. Beklenen cümle şöyle olurdu: "Rableri onlar için şer mi diledi, yoksa rüşd mü?" Ayet böyle demiyor.
Klasik tefsirlerde bu, edeb olarak açıklanır: şerrin Allah'a doğrudan nispet edilmemesi. Kur'an'da bu tavrın başka örnekleri de vardır — nitekim aynı sûrenin muhtevasında, cinlerin ağzından kurulan bir başka cümlede de benzer bir incelik görülür.
- Şer, sonuç olarak anılıyor: bir şey murad edildi ve bu, yerdekiler için şer olacak. Failin anılmaması, şerrin "kendisi için istenen bir şey" olmadığını sezdirir.
- Rüşd, doğrudan anılıyor ve failiyle birlikte: Rableri onlar için istedi. Üstelik rabbühüm — "onların Rabbi" — denerek, dileyen ile dilenen arasındaki bakım ilişkisi vurgulanıyor.
Ve bir gözlem daha: ikinci şıkta "Rab" ismi kullanılıyor. Fâtiha bölümünde Rabb kelimesinin sahiplik ile yetiştirmeyi birlikte taşıdığı gösterilmişti. Yani cümle, rüşd ihtimalini anarken terbiye eden ismi seçiyor. Rüşd — olgunlaşma — zaten terbiyenin sonucudur. İsim ile netice birbirini tutuyor.
bi-men fi'l-ard — "yeryüzünde bulunanlar". Kelime seçimi geniştir: "insanlar" denmiyor. Cinler kendilerini de bu ifadenin içine sayıyor olabilir.
Ve şu var: cinler bu cümleyi, yeni bir şey duyduktan hemen sonra kuruyorlar. Yani anlattıkları durum şu: yeryüzünde bir şey oluyor — bir kitap iniyor, göğün kanalları kapanıyor, bir düzen değişiyor. Bu değişimin nereye varacağını bilmiyorlar.
Bu, son derece dürüst bir konumdur. İman etmişlerdir (2. ayet), ama olayın bütününü kavradıklarını iddia etmiyorlar. İman ile bilgi arasındaki farkı koruyorlar: neye inandıklarını biliyorlar, ne olacağını bilmiyorlar.
- 2. ayette rüşd, metnin götürdüğü yerdi: "rüşde iletiyor."
- 10. ayette rüşd, Allah'ın dileyebileceği şey: "Rableri onlar için rüşd diledi mi?"
Yani kelime, bir metnin işlevi olmaktan çıkıp bir ilâhî irade nesnesi haline geliyor. Cinler, kendi tecrübelerinde gördükleri şeyin (metin rüşde götürüyor) yeryüzü ölçeğinde de olabileceğini soruyorlar.
Kur'an, gaybın yalnız Allah'a ait olduğunu birçok yerde söyler: "De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilmez" (Neml 27/65). Bu sûrenin 26. ayeti de aynı hükmü verecek.
Ama bu ayetin yaptığı şey farklıdır ve daha etkilidir: hükmü koymuyor, itirafı aktarıyor. Bir kural değil, bir tanıklık. Ve tanıklık, iddianın kaynağı sayılan taraftan geliyor.
Retorik olarak bu, bir iddiayı çürütmenin en ekonomik biçimidir. Kur'an "cinler gaybı bilmez" deseydi, muhatap "sen nereden biliyorsun" diyebilirdi. Cinlerin kendileri "bilmiyoruz" deyince, itiraz edilecek yer kalmıyor.
Aynı yöntemi Kur'an bir kez daha kullanır: Süleymân'ın ölümü sahnesinde. Süleymân değneğine dayanmış halde ölmüş, cinler bunu fark etmeden çalışmaya devam etmiştir; ölüm ancak değneği kurtlar yiyip düşünce anlaşılır. Ve ayet şöyle bitirir: "Cinler anladılar ki, gaybı bilseler o aşağılayıcı azap içinde kalmazlardı" (Sebe' 34/14). Burada da hüküm doğrudan verilmiyor; bir sahne kurularak gösteriliyor.
Buradan çıkan ölçü: Gizli bilgi iddiasının değerlendirilmesi için o bilginin içeriğini tartışmaya gerek yok. Kaynağın kapasitesi sorulur. Ve Kur'an'ın verdiği cevap, kaynağın kendi ağzından gelir.