وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا · لِّتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا
- bisât — yere serilen yaygı, kilim, sofra bezi.
- bast — açmak, genişletmek. Karşıtı kabz (toplamak, kapatmak). Kur'an bu ikiliyi kullanır: "Allah daraltır da genişletir de" (Bakara 2/245).
- mebsût — yayılmış, açık. Kur'an'da eli açıklık için: "O'nun iki eli de açıktır" (Mâide 5/64).
- basît — yayılmış, sade, karmaşık olmayan. Türkçedeki "basit" bu kelimedir; anlamı zamanla daralmıştır.
Burada, Bakara 2/22'de firâş (döşek) kelimesi için düşülen kaydı tekrarlamak gerekiyor, çünkü aynı itiraz bu ayet için de yapılır: "Kur'an yerin düz olduğunu mu söylüyor?"
Bakara bahsindeki tespit şuydu: "Bu ifade yerin düz olduğunu söylemez. Döşek de düz değildir — serilir, bükülür, altındaki zemine uyar. Kelimenin söylediği şey biçim değil, işlev."
Bu tespit bisât için de aynen geçerlidir, hatta daha güçlüdür. Yaygı, serildiği zemine uyan bir şeydir. Bir kilim, düz olduğu için değil, üzerinde durulabildiği için yaygıdır. Kelime bir geometri bildirmiyor; bir kullanılabilirlik bildiriyor.
Ğâşiye sûresinde (88/20) sutihat (yayıldı) kelimesi için de aynı kayıt düşülmüştü. Kur'an yer için kullandığı bütün kelimelerde aynı şeyi yapar ve hepsi işlev bildirir:
| Kelime | Görüntü | Yer |
|---|---|---|
| firâş | Döşek | Bakara 2/22 |
| mihâd | Beşik | Nebe 78/6 |
| mehd | Beşik/serilmiş yer | Zuhruf 43/10; Tâhâ 20/53 |
| bisât | Yaygı | Nûh 71/19 |
| zelûl | Uysal binek | Mülk 67/15 |
| karâr | Durulacak yer | Neml 27/61; Ğâfir 40/64 |
Altı ayrı kelime, tek bir mesaj: bu zemin, üzerinde yaşanacak şekilde ayarlanmıştır. Hiçbiri şekil tarif etmiyor. Bir metnin altı farklı kelimeyle aynı işlevi anlatması, o metnin şekille ilgilenmediğinin en açık göstergesidir.
Ayrıca bisât kelimesinin kendisi, çadır ve göçebe kültüründen gelen bir görüntüdür: yere serilen, üzerine oturulan, toplanıp taşınabilen kilim. Muhataba en tanıdık nesne seçilmiş.
Kök س-ل-ك: bir şeyin içine girmek, bir yola dalmak, geçmek. Türkçedeki "sülûk" (bir yola girmek) ve "meslek" (girilen yol) aynı kökten.
Kelimenin somut görüntüsü, ipin iğne deliğinden geçirilmesi gibi dar bir yerden geçmektir. Kur'an bu fiili "bir şeyi bir şeyin içine sokmak" anlamında da kullanır (Zümer 39/21: "onu topraktaki kaynaklara soktu").
لام başta: li-teslükû — "gidesiniz diye". Bu, gerekçe (ta'lîl) lâmıdır. Yani ayet iki adımlıdır: yer yaygı yapıldı — niçin? — üzerinde yol alınsın diye.
Nimetin gerekçesinin belirtilmesi önemlidir. Yeryüzü bir seyir alanı değil, bir kullanım alanı olarak veriliyor. İnsan burada oturan değil, yürüyen olarak tarif ediliyor.
Klasik kaynaklarda iki okuma nakledilir: min ya ibtidâiyyedir (yolların çıkış noktası yerdir) ya da teb'îziyyedir (yollar yerin bir parçasıdır). İkisi de aynı yere varır: yol, yerin dışından getirilen bir şey değil; yerin kendisinden çıkarılan bir şeydir.
Bunun somut karşılığı vardır. Yollar yapılır — kazılır, düzeltilir, açılır. Ayet, yeryüzünün yol yapmaya elverişli kılındığını söylüyor; hazır yollar döşendiğini değil. İmkân verilmiş, iş insana bırakılmıştır.
سبل, sebîl'in çoğulu. Yol kelimelerinin ayrımı Fâtiha bahsinde (1/6) yapıldı: sırât geniş ve tek ana yol, sebîl belirli bir güzergâh, tarîk izlenen patika. Oradaki tespite dayanıyorum.
Burada çoğul kullanılması dikkat çekicidir: sübül. Fâtiha'da sırât tekildi çünkü doğru yol tektir. Burada yollar çoğuldur çünkü coğrafî yollardan söz ediliyor ve bunlar sayısızdır. Kur'an, manevî yolda tekillik, fizikî yolda çoğulluk kullanarak ayrımı korur.
فجاج, fecc'in çoğulu. Kök ف-ج-ج: iki şeyin arasının açık olması. Fecc, özellikle iki dağ arasındaki geniş geçit demektir. Yani sıradan bir yol değil; dağların arasından açılmış, geniş ve derin geçit.
1. Gök (15) — en uzak, hiç dokunulamayan 2. Ay ve güneş (16) — uzak, ama hayatı düzenleyen 3. İnsanın kendi bedeni (17-18) — en yakın 4. Ayağının bastığı yer (19-20) — üzerinde durduğu
Yukarıdan aşağı, uzaktan yakına. Ve son delil, muhatabın tam ayağının altındadır. Delil arayan kişi en son bakacağı yere yönlendiriliyor.
Bir de şu var: dört delilin hiçbiri olağanüstü değil. Hiçbiri mucize değil. Hepsi, o kavmin her gün gördüğü şeyler. Nûh, görülmemiş bir şey göstermiyor; görülen şeye başka türlü bakmayı istiyor. Sûrenin bütün delil bölümü bu ilkeye dayanır.