7/80-84 — Lût
Ve Lûtan iz kāle li-kavmihî e-te'tûne'l-fâhışete mâ sebekaküm bihâ min ehadin mine'l-âlemîn · İnneküm le-te'tûne'r-ricâle şehveten min dûni'n-nisâ, bel entüm kavmün müsrifûn · Ve mâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kālû ahricûhüm min karyetiküm innehüm ünâsün yetetahherûn · Fe-enceynâhu ve ehlehû illa'mraetehû kânet mine'l-ğâbirîn · Ve emtarnâ aleyhim matarâ, fenzur keyfe kâne âkıbetü'l-mücrimîn
"Lût'u da [gönderdik]. Kavmine şöyle demişti: 'Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı o çirkin işi mi yapıyorsunuz? · Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz haddi aşan bir topluluksunuz.' · Kavminin cevabı ise ancak şu olmuştu: 'Onları ülkenizden çıkarın; çünkü onlar fazla temiz kalmak isteyen kimselermiş.' · Onu ve ailesini kurtardık — karısı hariç; o geride kalanlardan oldu. · Üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak, suçluların sonu nasıl olmuş!"
Bu kıssa, sûrenin peygamber dizisinde kalıbın en çok bozulduğu halkadır ve üç eksiklik birden taşır. Üçü de sayılabilir:
| Ortak öğe | Öteki dört kıssada | Lût kıssasında |
|---|---|---|
| Yâ kavmi'büdullâhe mâ leküm min ilâhin ğayruh | var (59, 65, 73, 85) | yok |
| Ehâhüm — "kardeşleri" | 65, 73, 85'te var | yok |
| El-mele — ileri gelenler | 60, 66, 75, 88, 90'da var | yok — muhatap doğrudan kavmuh |
Ve dördüncü bir fark daha var: giriş fiili. Ötekilerde erselnâ ya da ve ilâ … ehâhüm kalıbı vardı; burada ve Lûtan iz kāle li-kavmihî — doğrudan söze giriliyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı yukarıdaki dört eksikliktir: A'râf'ın Lût kıssasında çağrı bir tevhid çağrısı olarak değil, doğrudan bir davranış sorusu olarak açılıyor. Metin bunun sebebini söylemiyor. Ve klasik tefsirlerde, Lût'un kavminin kendi soyundan olmadığı — dolayısıyla ehûhüm denmediği — izahı nakledilir; bu izahı nakledildiği şekliyle aktarıyorum, kesinlik iddia etmiyorum.
ف-ح-ش kökü otuz üçüncü ayette işlendi (innemâ harrame rabbiye'l-fevâhışe mâ zahara minhâ ve mâ batan); kökün anlamı: ölçüyü aşan çirkinlik. Oraya dayanıyorum.
س-ر-ف kökü otuz birinci ayette işlendi (ve lâ tüsrifû innehû lâ yühibbü'l-müsrifîn); kökün anlamı: bir şeyde haddi aşmak, yerini şaşırmak. Oraya dayanıyorum.
Ve iki kökün bu kıssada geri gelmesi kaydedilmeye değer ve bu, sûre içinde doğrulanabilir bir örgüdür:
| Kök | Sûrede önce nerede | Burada |
|---|---|---|
| ف-ح-ش | 28 (izâ faalû fâhışeten), 33 (harrame … el-fevâhış) | 80 — e-te'tûne'l-fâhışete |
| س-ر-ف | 31 (ve lâ tüsrifû) | 81 — kavmün müsrifûn |
Yani sûre, üçüncü blokta koyduğu iki ölçüyü altıncı blokta bir kıssanın içine yerleştiriyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimelerin kendisidir.
Ve buradan bir fıkhî hüküm çıkarmıyorum; ayetin koyduğu adlandırmayı aktarmakla yetiniyorum (STYLE). Ve şu kayıt gereklidir: ayet bir davranışı adlandırıyor; bir topluluk hakkında toptan hüküm kurmuyor. Sûrenin kendi ilkesi budur ve yapı bölümünde kaydedilmişti: tarif edilen şey vasıftır, kim o vasfı taşırsa ona dahildir.
| Beklenen gerekçe | Verilen gerekçe |
|---|---|
| Bir suçlama | İnnehüm ünâsün yetetahherûn — "temiz kalmak isteyen kimseler" |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı cümlenin kendisidir: kovma kararı, kovulanın kusuruna değil, vasfına dayandırılıyor. Ve cümlenin dilinde bir alay tonu bulunduğu klasik tefsirlerde kaydedilir; bu izahı nakledildiği şekliyle aktarıyorum.
Ve ahricûhüm min karyetiküm cümlesi sûrede tek değildir: 88. ayette Şuayb'e de aynı şey söylenecek — le-nuhricenneke yâ Şuaybü … min karyetinâ.
İki kıssada aynı tehdit. Ve sûrenin ikinci bloğunda aynı kök başka bir yerde geçmişti: fe-ahracehümâ mimmâ kânâ fîh (Bakara 2/36'nın A'râf'taki karşılığı 7/27: kemâ ahrace ebeveyküm mine'l-cenneh). Sûrede çıkarılma, tekrarlanan bir fiildir. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum.
غ-ب-ر kökü: geride kalmak, arta kalmak. Ğâbir — geride kalan, gidenlerin ardından kalan. Kelime bu olay için Kur'an'da birkaç kez tekrarlanır (A'râf 7/83; Hicr 15/60; Şuarâ 26/171) ve Şuarâ'de işlendi. Oraya dayanıyorum.
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: kânet mine'l-ğâbirîn — müennes özne, müzekker çoğul bir gruba nispet ediliyor. Bu, Arapçada bir topluluğa katılmayı bildiren yaygın bir kuruluştur ve dizinde başka yerlerde de geçmiştir.
م-ط-ر kökü: yağmur. Ve fiilin kalıbı kaydedilmelidir: IV. bâb emtara. Dilciler bir ayrım nakleder: matara (I. bâb) rahmet için, emtara (IV. bâb) azap için kullanılır.
Bu ayrım kesin değildir ve her yerde tutmaz; ama nakledilir ve bu ayetle uyumludur. Nakledildiği şekliyle aktarıyorum, kesin bir dil kuralı olarak sunmuyorum.
Ve ayette matarâ (yağmur) kelimesinin nesiz bırakıldığı kaydedilmelidir: neyin yağdığı burada söylenmiyor. Kur'an'ın başka yerlerinde bu olay için taş anılır (Hicr 15/74; Hûd 11/82); A'râf söylemiyor. Söylemediği yerde ben de söylemiyorum.