وَلَقَدْ أَخَذْنَآ ءَالَ فِرْعَوْنَ بِٱلسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِّنَ ٱلثَّمَرَٰتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
Ve lekad ehaznâ âle Fir'avne bi's-sinîne ve naksın mine's-semerâti leallehüm yezzekkerûn · Fe-izâ câethümü'l-hasenetü kālû lenâ hâzih, ve in tusıbhüm seyyietün yettayyerû bi-Mûsâ ve men meah, elâ innemâ tâiruhüm indallâhi ve lâkinne ekserahüm lâ ya'lemûn · Ve kālû mehmâ te'tinâ bihî min âyetin li-tesharanâ bihâ fe-mâ nahnü leke bi-mü'minîn · Fe-erselnâ aleyhimü't-tûfâne ve'l-cerâde ve'l-kummele ve'd-dafâdıa ve'd-deme âyâtin mufassalât, festekberû ve kânû kavmen mücrimîn
"Andolsun, Fir'avn ailesini kıtlık yıllarıyla ve ürün eksikliğiyle yakaladık — belki düşünüp öğüt alırlar diye. · Onlara bir iyilik geldiğinde 'bu bizimdir' derlerdi; bir kötülük dokunduğunda ise Mûsâ'yı ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Dikkat edin! Onların uğuru Allah katındadır; fakat çoğu bilmez. · 'Bizi büyülemek için ne âyet getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz' dediler. · Biz de üzerlerine tûfanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı — ayrı ayrı âyetler olarak — gönderdik. Yine büyüklendiler ve suçlu bir topluluk oldular."
ط-ي-ر kökü: uçmak, kuş. Tıyere, kuşun uçuş yönüne bakarak uğur ya da uğursuzluk çıkarma âdetinin adıdır. Yani kelime, bir gözlemin karar yerine geçirilmesini adlandırıyor.
Neml 27/47'de aynı kök işlendi (ittayyernâ bike ve bi-men meak — Semûd, Sâlih için) ve orada bir tablo kurulmuştu; A'râf 7/131 o tabloda anılmıştı. Oraya dayanıyorum.
Ayet "uğursuzluk yoktur" demiyor. Kelimeyi alıp yerini değiştiriyor: tâir — "uçan, uğur payı" — Allah katındadır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı cümlenin kuruluşudur: karşı çıkılan şey, sebep arayışının kendisi değil, sebebin yanlış yere konmasıdır. Ve innemâ (hasr edatı) sebebi tek yere sabitliyor.
| Gelen | Söylenen |
|---|---|
| El-hasene (iyilik) | Lenâ hâzih — "bu bizimdir" |
| Seyyie (kötülük) | Yettayyerû bi-Mûsâ — başkasına bağlanır |
İyi olan kendine, kötü olan karşı tarafa nispet ediliyor. Bu, metinden doğrulanabilir bir yapıdır ve ayet bunu bir teşhis olarak veriyor.
Sosyal bilim bağlantısı olarak bir kayıt düşüyorum ve "bir bakış açısıdır" kaydıyla veriyorum (STYLE): başarıyı kendine, başarısızlığı dış etkenlere bağlama eğilimi, sosyal psikolojide gözlemlenmiş ve adlandırılmış bir örüntüdür. Ayetin tarif ettiği tavırla örtüşen bir gözlemdir; ayet bunu bir teori olarak kurmuyor, bir topluluğun davranışı olarak anlatıyor. Bunu bir bağlantı imkânı olarak veriyorum, bir delil olarak değil.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ret, gelecek olan delilden önce veriliyor. Yani delilin içeriği tartışma dışı bırakılıyor.
Ve Fussilet 41/5'te aynı tavır işlenmişti (kulûbünâ fî ekinnetin … fa'mel innenâ âmilûn) ve orada muhatabın kendini kapalı ilan etmesi kaydedilmişti. Oraya dayanıyorum ve A'râf'taki farkı kaydediyorum: Fussilet'te kapalılık bir durum olarak bildiriliyordu, A'râf'ta bir karar olarak.
| Kelime | Kök | Anlam |
|---|---|---|
| ٱلطُّوفَان | ط-و-ف | Kuşatıp dolaşan şey — dilciler genellikle su baskını der; "her yandan kuşatan âfet" izahı da nakledilir |
| ٱلْجَرَاد | ج-ر-د | Çekirge — kök "bir yeri soyup çıplak bırakmak" anlamındadır (ecred — çıplak) |
| ٱلْقُمَّل | ق-م-ل | Üzerinde ihtilaf vardır: bit, kene, küçük haşere ya da tahıl kurdu olarak izah edilir |
| ٱلضَّفَادِع | ض-ف-د-ع | Kurbağalar |
| ٱلدَّم | د-م-ي | Kan |
Kummel kelimesinin ne olduğu ihtilaflıdır ve tercih dayatmıyorum; kökün "küçük ve çok sayıda olan" fikrine bağlandığı kaydedilir.
Ve cerâd kelimesinin kökü kaydedilmeye değer: aynı kökten ecred (tüysüz, çıplak) gelir. Yani çekirgenin adı, geride bıraktığı manzaradan geliyor. Bu bir dil gözlemidir.
Ve Kur'an'ın bu sayıma koyduğu vasıf kaydedilmelidir: âyâtin mufassalât — "ayrı ayrı âyetler olarak".
ف-ص-ل kökü elli ikinci ayette işlendi; oraya dayanıyorum. Kelime burada beş olayı tek bir felaket olmaktan çıkarıp birbirinden ayrılmış işaretler hâline getiriyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ayet, olayların ardarda gelişini değil, ayırt edilebilirliğini vurguluyor.
Ve STYLE gereği bir sınır çiziyorum: bu beş olayın tarihî ya da tabii sebepleri hakkında bir izah kurmuyorum; Kur'an olayları anıyor, mekanizmalarını anlatmıyor. Ve bunları başka bir dinî metinle karşılaştırıp eşitleme ya da ayrıştırma yoluna gitmiyorum (STYLE).
| Adım | Ayet | Ne |
|---|---|---|
| 1 | 134 | Vekaa aleyhimü'r-ricz — azap iniyor |
| 2 | 134 | Ud'u lenâ rabbek — elçiden aracılık isteniyor |
| 3 | 134 | Le-in keşefte … le-nü'minenne leke ve le-nürsilenne meake benî isrâîl — iki söz veriliyor |
| 4 | 135 | Fe-lemmâ keşefnâ anhümü'r-ricz — kaldırılıyor |
| 5 | 135 | İzâ hüm yenküsûn — söz bozuluyor |
ن-ك-ث kökü: bükülmüş bir ipi çözmek, açmak. Nekse'l-habl — ipi çözdü. Yani söz bozmak, örülmüş bir şeyin çözülmesi resmiyle anlatılıyor.
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: izâ hüm yenküsûn — izâ'l-fücâiyye (ansızınlık izâ'sı). Bu edat Arapçada beklenmedik bir durumun aniden ortaya çıkışını bildirir. Yani bozma, bir süreç sonunda değil, azap kalkar kalkmaz oluyor.
Ve ilâ ecelin hüm bâliğûh kaydı kaydedilmelidir: kaldırma süreliydi. Ayet, kaldırmayı bir af olarak değil, bir mühlet olarak veriyor.
ي-م-م kökü: yemm, dilcilere göre "deniz" ya da "büyük su kütlesi". Kelimenin Arapçaya başka bir dilden geçtiği de kaydedilir; kesinlik iddia etmiyorum.
Ve Kur'an bu olay için iki ayrı kelime kullanır: el-bahr (7/138'de câveznâ bi-benî isrâîle'l-bahr) ve el-yemm (7/136). İki kelime iki ayet arayla, aynı su için. Bu, sayılabilir bir veridir.
Ve boğulmanın gerekçesi ayette veriliyor ve iki parçadır: bi-ennehüm kezzebû bi-âyâtinâ ve kânû anhâ ğâfilîn.
غ-ف-ل kökü: bir şeyden habersiz kalmak; ve bir şeyi terk edip ilgilenmemek. Ve kelimenin buraya konması kaydedilmeye değer: yalanlama bir tavır, gaflet bir hâldir. İkisi birlikte anılıyor.