يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ ٱللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُۥ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَىٰ شَىْءٍ أَلَآ إِنَّهُمْ هُمُ ٱلْكَٰذِبُونَ
Yevme yeb'asühümüllâhu cemîan fe-yahlifûne lehû kemâ yahlifûne leküm ve yahsebûne ennehüm alâ şey', elâ innehüm hümü'l-kâzibûn
"Allah'ın hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve bir şey üzerinde olduklarını sanacaklar. İyi bilin ki asıl yalancılar onlardır."
Bu ayet, Kur'an'ın en rahatsız edici sahnelerinden birini kuruyor ve gücü, sahnenin tuhaflığından geliyor.
Bunun mantıksızlığı ortada: yeminin işlevi, görülmeyen bir şeyi doğrulamaktır. Her şeyin göründüğü bir yerde yeminin hiçbir anlamı yoktur. Ama yine de yemin ediyorlar.
Ayetin söylediği şey şudur: bir davranış yeterince tekrarlanırsa, artık bir hesabın sonucu olmaktan çıkar ve bir refleks haline gelir. Refleks, ortam değiştiğinde de devam eder — çünkü ortamı okumaz.
Bu, ahlak psikolojisi açısından son derece isabetli bir gözlemdir. Bir yalanı yeterince söylemiş kişi, artık yalanı seçmez; yalan onun varsayılan tepkisi olmuştur. Bu yüzden fayda getirmeyeceği apaçık olan yerlerde bile yalan söylemeye devam eder.
Kur'an bu sahneyi başka yerlerde de kurar: "Sonra 'Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki biz müşrik değildik' demekten başka bir mazeretleri kalmayacak" (En'âm 6/23). Aynı refleks.
İfade tuhaf derecede belirsiz. "Bir şey" — ne olduğu söylenmiyor. Ve bu belirsizlik kasıtlı görünüyor.
عَلَىٰ شَىْءٍ — "bir şey üzerinde". Alâ harfi burada dayanma bildiriyor: bir zeminin üzerinde durmak. Yani bir dayanakları olduğunu sanıyorlar.
Ne olduğunun söylenmemesi, dayanağın kendilerince de tanımsız olduğunu düşündürüyor. Bir konumları olduğunu hissediyorlar ama neye dayandığını söyleyemezler. Bu, sûrenin başında tarif edilen "ne sizden ne onlardan" halinin tam karşılığıdır: iki tarafla da ilişkisi olan kişi, bir yerde durduğunu sanır, ama nerede durduğunu söyleyemez.
Kur'an bu ifadeyi başka bir yerde olumlu bağlamda kullanır ve karşıtlık öğreticidir: "Ey Kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça bir şey üzerinde değilsiniz" (Mâide 5/68). Orada da aynı kalıp: lestüm alâ şey'. Bir zemine sahip olmak, uygulamaya bağlanıyor.
أَلَآ — dikkat çekme edatı: "iyi bilin ki, dikkat!". Kur'an'da bir hükmün kesinleştirileceği yerlerde kullanılır.
Arapçada inne hüm kâzibûn ("onlar yalancıdır") denebilirdi. Hümü'l-kâzibûn denildiğinde hasr (sınırlama) doğuyor: "asıl yalancılar onlardır" — sanki yalancılık kategorisi onlara tahsis ediliyor.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 58/18 | elâ innehüm hümü'l-kâzibûn |
| 58/19 | elâ inne hizbe'ş-şeytâni hümü'l-hâsirûn |
| 58/22 | elâ inne hizballâhi hümü'l-müflihûn |
Üç ayet, aynı kalıpla üç hüküm veriyor: yalancılar, hüsrana uğrayanlar, kurtuluşa erenler. Bu üçlü tekrar 18, 19 ve 22. ayetlere yayılıyor ve sûre onunla kapanıyor; yapı bir kapanış ritmi kuruyor.