يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَٱبْتَغُوٓا۟ إِلَيْهِ ٱلْوَسِيلَةَ وَجَٰهِدُوا۟ فِى سَبِيلِهِۦ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının, O'na yaklaşmak için vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz."
و-س-ل kökü: bir şeye yaklaşmak, yaklaştıracak sebebi tutmak. Dilciler vesîleyi "kendisiyle bir şeye erişilen şey" diye açıklar; rağbet anlamını da kaydederler.
Kelime Kur'an'da iki yerde geçer: burada ve İsrâ 17/57'de (yebteğūne ilâ rabbihimü'l-vesîlete eyyühüm akrab) — orada işlendi. Ve orada vesîle arayanlar, dua edilen varlıkların kendileriydi.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı ayetin fiilidir: cümle ibteğū — "arayın" diyor. Yani vesîle, verilmiş bir şey değil, aranan bir şeydir. Ve cümlenin öncesi ittekullâh, sonrası ve câhidû fî sebîlihtir — iki tarafında da fiil vardır.
Vesîlenin ne olduğu üzerinde müfessirler ayrılır — taat ve salih amel, yakınlık talebi, Allah'a sevdiren her şey. Tercih yapılmıyor; ancak ayetin bağlamının fiil olduğu kaydediliyor.
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَوْ أَنَّ لَهُم مَّا فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُۥ مَعَهُۥ لِيَفْتَدُوا۟ بِهِۦ … مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ (36)
Fidye kökü (ف-د-ي): bir bedel vererek kurtarmak. Ve miktar iki kat veriliyor: yeryüzündekilerin tamamı, bir o kadarı daha.
يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُوا۟ مِنَ ٱلنَّارِ وَمَا هُم بِخَٰرِجِينَ مِنْهَا (37) — aynı kök iki kez, biri fiil biri ism-i fâil: en yahrucû / bi-hâricîn. İstek dile getiriliyor, hemen ardından olumsuzlanıyor.