وَلَمَّا جَآءَ عِيسَىٰ بِٱلْبَيِّنَٰتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُم بِٱلْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعْضَ ٱلَّذِى تَخْتَلِفُونَ فِيهِ ۖ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ · إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ رَبِّى وَرَبُّكُمْ فَٱعْبُدُوهُ ۚ هَٰذَا صِرَٰطٌ مُّسْتَقِيمٌ · فَٱخْتَلَفَ ٱلْأَحْزَابُ مِنۢ بَيْنِهِمْ ۖ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ
Ve lemmâ câe Îsâ bi'l-beyyinâti kāle kad ci'tüküm bi'l-hikmeti ve li-übeyyine leküm ba'da'llezî tahtelifûne fîh · Fettekullâhe ve etîûn · İnnallâhe hüve rabbî ve rabbüküm fa'büdûh · Hâzâ sırâtun müstakīm · Fe'htelefe'l-ahzâbü min beynihim · Fe-veylün li'llezîne zalemû min azâbi yevmin elîm
"Îsâ apaçık delillerle geldiğinde dedi ki: 'Size hikmetle geldim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah'a karşı sorumlu davranın ve bana itaat edin. Allah, benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir; O'na kulluk edin. İşte bu, dosdoğru bir yoldur.' Sonra aralarından gruplar ihtilafa düştü. Zulmedenlerin, acı bir günün azabından vay hâline!"
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı bloğun sırasıdır: elli yedi-elli sekizinci ayetlerde bir tartışma anlatıldı; elli dokuzuncu ayette metin bir hüküm verdi (in hüve illâ abd); altmış üçüncü ayette kişinin kendisi konuşuyor.
Ve söylediği şey, elli dokuzuncu ayetteki hükümle aynı yerde duruyor: innallâhe hüve rabbî ve rabbüküm.
| Kalem | İfade | Ne |
|---|---|---|
| 1 | ci'tüküm bi'l-hikme | Getirilen şey |
| 2 | ve li-übeyyine leküm ba'da'llezî tahtelifûne fîh | Yapılacak iş |
ب-ي-ن kökü — sûrenin en yoğun kökü — burada bir fiil olarak geliyor: li-übeyyine (açıklayayım diye). Ve bu, ikinci ayetteki el-kitâbi'l-mübîn ile aynı köktür.
Bunu bir metin verisi olarak kaydediyorum: sûre ب-ي-ن kökünü kitap için (2), elçi için (29), ve burada bir peygamberin işi için (63) kullanıyor. Ve karşı taraf aynı kökü iki kez bir insanı küçültmek için kullandı (18, 52).
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı kelimenin kendisidir: peygamberin işi, bütün ihtilafları çözmek olarak tarif edilmiyor. Sınırlı bir iş tarif ediliyor.
Ve Ahkāf 46/35'te kaydedilen tespitle aynı hattadır: orada sûre kendi işini belâğ (ulaştırma) diye sınırlamıştı. Burada da bir sınır var ve sınırı koyan, işi yapanın kendisi.
خ-ل-ف kökü altmışıncı ayette yahlüfûn olarak geçmişti. VIII. bâbda (ihtilâf) anlam değişiyor: birbirinin ardına düşmek — yani aynı yolda yürümemek.
Dilciler ihtilâf kelimesini şöyle açıklar: iki kişinin biri bir yöne, öteki başka yöne gitmesi. Kökün "arkadan gelmek" çekirdeğiyle bağı buradadır: birbirinin izini takip etmeyen.
Ve bu, sûrenin yirmi ikinci ayetiyle sessizce konuşuyor: orada karşı taraf alâ âsârihim mühtedûn diyordu — "izleri üzerinde". Burada anlatılan şey, izin takip edilmemesi.
ح-ز-ب kökü: bir grup, bir bölük; ve hizb — taraf, parti. Dilciler kökün "bir işin sıkıntısı, ağırlığı" (hazebehü'l-emr) anlamını da kaydeder.
El-ahzâb Kur'an'da başka yerlerde de geçer (Hûd 11/17, Meryem 19/37, Mü'min 40/5, 40/30) ve çoğunlukla ihtilafa düşmüş, taraflara ayrılmış gruplar için kullanılır.
STYLE gereği burada bir kayıt düşüyorum: ayet, bir dinî geleneğin bütünü hakkında hüküm kurmuyor. Anlatılan şey bir olgudur: bir peygamberin sözünden sonra tarafların ayrışması. Ve hüküm, bir gruba değil, bir fiile bağlanıyor: li'llezîne zalemû — zulmedenlere.
Bu, sûre boyunca korunan çizgidir ve Ahkāf 46/35'te de kaydedilmişti: hüküm isme değil vasfa bağlanır.
ظ-ل-م kökü: dilcilerin verdiği çekirdek karanlıktır; ve bir şeyi yerinden başka bir yere koymak. Kök dizinde işlendi.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 39 | iz zalemtüm — zulmettiğiniz için |
| 65 | li'llezîne zalemû — zulmedenlere |
| 76 | ve mâ zalemnâhüm ve lâkin kânû hümü'z-zâlimîn |