ٱسْتَجِيبُوا۟ لِرَبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُۥ مِنَ ٱللَّهِ ۚ مَا لَكُم مِّن مَّلْجَإٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُم مِّن نَّكِيرٍ
İstecîbû li-rabbiküm min kabli en ye'tiye yevmün lâ meradde lehû mine'llâh; mâ leküm min melcein yevmeizin ve mâ leküm min nekîr
"Allah'tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce Rabbinize karşılık verin. O gün ne sığınacağınız bir yer olur ne de inkâr edebileceğiniz bir şey."
Ve li-rabbiküm kaydı: cevap verilecek olan "bize" değil, "Rabbinize". Otuz sekizinci ayette de aynıydı: istecâbû li-rabbihim. Yani çağrının sahibi Peygamber değil. Bu, altıncı ve kırk sekizinci ayetlerde çizilen sorumluluk sınırıyla uyumludur.
Kelime Kur'an'da nadirdir; Tevbe 9/118'de de aynı anlamda geçer (ve zannû en lâ melcee mine'llâhi illâ ileyh — "Allah'tan kaçıp sığınacak yerin yine ancak O olduğunu anladılar"). Bu ayet kaydedilmeye değer, çünkü sığınmanın yönünü gösteriyor.
Nekîr — kök ن-ك-ر: bilmemek, tanımamak, inkâr etmek. Münker — tanınmayan, kabul görmeyen; inkâr aynı köktendir.
| Okuma | Ne der |
|---|---|
| 1 | Nekîr = inkâr: "O gün yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz" — kayıt ortadadır |
| 2 | Nekîr = değiştirme, karşı çıkma gücü: "Durumu değiştirecek bir imkânınız olmaz" |
Bir dizim gözlemi: cümle iki olumsuzlamayı aynı kalıpla veriyor — mâ leküm min melce' / mâ leküm min nekîr. Biri mekân (kaçacak yer), öteki söz (diyecek şey). Yani ne bedenle ne dille bir çıkış bırakılıyor.