قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِٱلَّذِى خَلَقَ ٱلْأَرْضَ فِى يَوْمَيْنِ … ثُمَّ ٱسْتَوَىٰٓ إِلَى ٱلسَّمَآءِ وَهِىَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ ٱئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَآ أَتَيْنَا طَآئِعِينَ
"De ki: Siz, yeri iki günde yaratanı gerçekten inkâr ediyor musunuz?… Sonra, duman hâlindeki göğe yöneldi ve ona ve yere: 'İsteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler."
Ayetlerde geçen süreler (iki gün, dört gün, iki gün) ile Kur'an'ın başka yerlerinde geçen "altı gün" ifadesi arasındaki ilişki klasik tefsirlerde tartışılmıştır. Başlıca izah, dört günün önceki iki günü de kapsayacak şekilde sayıldığıdır (sevâen li's-sâilîn — "soranlar için tam olarak").
Ve STYLE gereği sınırı açıkça çiziyorum: buradaki "gün" kelimesinin ne kadarlık bir süreye karşılık geldiği metinde bildirilmemiştir. Ayetlere modern kozmoloji giydirmiyorum; ne "duman" kelimesinden bir evren modeli çıkarıyorum, ne de günleri jeolojik çağlarla eşitliyorum. Böyle bir eşitleme, metnin söylemediğini söyletmek olur.
Metnin söylediği şudur ve o kadarını kaydediyorum: yaratma sıralı ve ölçülü anlatılıyor; bir defada değil, aşamalarla. Ve son cümle bir hüküm koyuyor: zâlike takdîru'l-azîzi'l-alîm — bu, üstün ve bilenin takdiridir.
Bu cümle bir konuşma sahnesidir ve dilciler bunun mecazî anlatım (temsîl) olduğunu genellikle kaydeder: emrin karşısında direncin bulunmadığını göstermek için kurulmuş bir tablo.
İkinci bir okuma da nakledilir: ifadenin hakiki olduğu, keyfiyetinin bilinemeyeceği. İki izahı da aktarıyorum, tercih dayatmıyorum.
Ama dizimdeki bir ayrıntı her iki okumada da işler ve kaydedilmeye değer: teklif iki seçenekle sunuluyor (tav'an ev kerhen), cevap tek seçenekle geliyor: etaynâ tâiîn — "isteyerek geldik."
İki seçenekli bir emre tek yönlü cevap. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sahne, direnç ihtimalinin fiilen kullanılmadığını gösteriyor. Ve sûrenin geri kalanında anlatılacak olan tam da bunun insandaki karşılığıdır: aynı çağrıya insanın verdiği cevap, beşinci ayette görülmüştü.