فَلَمَّا رَأَوْا۟ بَأْسَنَا قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَحْدَهُۥ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِۦ مُشْرِكِينَ · فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَٰنُهُمْ لَمَّا رَأَوْا۟ بَأْسَنَا سُنَّتَ ٱللَّهِ ٱلَّتِى قَدْ خَلَتْ فِى عِبَادِهِۦ
"Azabımızı gördüklerinde: 'Yalnız Allah'a iman ettik ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' dediler. Ama azabımızı gördükten sonraki imanları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında süregelen sünnetidir."
Otuz beşinci ayette tartışanların ölçüsü sorulmuştu: bi-ğayri sultânin — dayanaksız. Yirmi sekizinci ayette mü'min adam iki ihtimalli bir argüman kurmuştu. Elli altıncı ayette tartışmanın altındaki şey adlandırılmıştı: kibr.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı ayetin kendi ifadesidir: lemmâ raev be'senâ — görme anı. İman sonunda geliyor, ama delille değil, gözle. Ve kabul edilmiyor.
س-ن-ن kökü: yol açmak, bir şeyi düzgün ve akıcı hâle getirmek. Sünnet — izlenen yol, süregelen işleyiş. Kelime burada bir istisna değil, süreklilik bildiriyor: kad halet — geçmişte de böyle olmuş.
هُنَالِكَ — "işte orada". Mekân zarfı, zaman için kullanılıyor. Sûre, seksen beş ayetlik bir tartışma anlatısını bir yer işaretiyle kapatıyor: tartışmanın bittiği nokta.