وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ ٱلْءَازِفَةِ إِذِ ٱلْقُلُوبُ لَدَى ٱلْحَنَاجِرِ كَٰظِمِينَ · يَعْلَمُ خَآئِنَةَ ٱلْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِى ٱلصُّدُورُ
"Onları yaklaşan gün ile uyar: yürekler gırtlaklara dayanmış, yutkunurlarken… Allah gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediğini bilir."
Kök أ-ز-ف: yaklaşmak; ve daralmak. Kök Necm 53/57'de (ezifeti'l-âzife) çözümlendi; oraya dayanıyorum.
Kelimenin bir gün adı olarak kullanılması kaydedilmeye değer: o gün, olayla değil yakınlığıyla adlandırılıyor.
Sahne bedenseldir ve Vâkıa 56/83'te işlenen sahneyle karşılaştırılabilir: orada can hulkūma (boğaza) dayanıyordu. Burada kalpler hancereye dayanıyor.
İki sahne de aynı bölgeyi gösteriyor: sesin ve soluğun geçtiği yer. Biri ölüm anını, öteki bekleyişi anlatıyor.
كَٰظِمِين — kök ك-ظ-م: tulumun ağzını bağlamak, içindekini dışarı bırakmamak. Buradan "öfkeyi ya da acıyı içine gömmek" anlamı gelir. Kelime Hucurât'de işlendi.
خ-و-ن kökü: emanete aykırı davranmak, gizlice ihanet etmek. Ve kelimenin hâine (müennes ism-i fâil) biçiminde gelmesi üzerinde dilciler durur: bir okuyuşa göre "hain bakış", bir başkasına göre "gözlerin ihaneti" anlamındadır.
Kelimenin ne tarif ettiği kaydedilmeye değer ve kendi okumam olarak veriyorum: göz, insanın en hızlı ve en inkâr edilebilir organıdır. Bir bakış, sürer ve biter; sahibi onu kolayca reddedebilir. Ayet, tam da inkâr edilebilir olanı ölçüye alıyor.
Ve cümlenin ikinci yarısı bunu tamamlıyor: ve mâ tuhfi's-sudûr — göğüslerin gizlediği. Yani biri dışarı sızan en küçük iz, öteki hiç sızmayan. İki uç birden kapsanıyor.
Fussilet 41/22'de işlenen zan bununla doğrudan bağlantılıdır: orada "yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sandınız" deniyordu. Bu ayet, bilginin kapsamını bakış düzeyine kadar indiriyor.