وَمَا لِىَ لَآ أَعْبُدُ ٱلَّذِى فَطَرَنِى وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ · ءَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً إِن يُرِدْنِ ٱلرَّحْمَٰنُ بِضُرٍّ لَّا تُغْنِ عَنِّى شَفَٰعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنقِذُونِ · إِنِّىٓ إِذًا لَّفِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ
Ve mâ liye lâ a'büdü'llezî fataranî ve ileyhi turceûn · E-ettehizü min dûnihî âliheten in yüridni'r-rahmânu bi-durrin lâ tuğni annî şefâatühüm şey'en ve lâ yunkızûn · İnnî izen lefî dalâlin mübîn
"Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? — ki siz de O'na döndürüleceksiniz. O'ndan başka ilâhlar mı edineyim? Rahmân bana bir zarar dilerse, onların şefaati bana hiçbir fayda vermez ve beni kurtaramazlar. O zaman ben apaçık bir sapkınlık içinde olurum."
- Ve mâ liye lâ a'büdü — "bana ne oluyor ki kulluk etmeyeyim?"
- E-ettehizü — "ben mi edineyim?"
- İnnî izen lefî dalâlin mübîn — "o zaman ben apaçık sapkınlık içinde olurum."
Ve sonucu şudur: adam kavmini suçlamıyor. Onların yaptığını kınamıyor, onlara bir hüküm yüklemiyor. Kendi üzerinde bir muhakeme yürütüyor ve onlar bunu dinliyor.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı zamirlerdir: aynı muhakeme "siz niye böyle yapıyorsunuz" diye kurulsaydı, karşı taraf savunmaya geçerdi. Birinci şahısla kurulduğunda savunulacak bir şey yoktur — dinleyen, kendisi hakkında bir hüküm duymuyor, bir kişinin kendi hesabını yaptığını duyuyor. Ve muhakeme geçerliyse, dinleyen sonucu kendisi çıkarır.
Ve tam bu yüzden yirmi dördüncü ayet çarpıcıdır: "o zaman ben apaçık bir sapkınlık içinde olurum." Adam "sapkınlık" kelimesini yalnız kendisi için kullanıyor — ve bu, kırk yedinci ayette inkâr edenlerin müminlere aynı kelimeyi kullanacağı yerle karşılaştırılmalıdır (aşağıda ele alınacak).
Cümle birinci tekil şahısla başlıyor — fataranî ("beni yarattı"). Ve aynı cümle, ikinci çoğul şahısla bitiyor — ve ileyhi turceûne ("ve siz O'na döndürüleceksiniz").
Arapçada hitabın yön değiştirmesine iltifat denir. Burada iltifat tek bir cümlenin içinde, hiç ara verilmeden yapılıyor.
| Cümlenin yarısı | Şahıs | Ne söylüyor |
|---|---|---|
| Ve mâ liye lâ a'büdü'llezî fataranî | 1. tekil | Kendi yaratılışı |
| ve ileyhi turceûn | 2. çoğul | Onların dönüşü |
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu geçiştir: adam delili kendi üzerinden kuruyor ama sonucu onlara bırakıyor. Cümlenin öznesi "ben"dir, hedefi "siz". Ve bunu suçlama diliyle değil, bir yan cümleyle yapıyor — söylenen şey neredeyse bir hatırlatma gibi araya sıkıştırılmış.
Ve bu iki kelime — وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ — sûrenin son iki kelimesidir. Seksen üçüncü ayet bu cümleyle bitiyor. Yani kıssadaki adamın söylediği cümle, sûrenin kapanış cümlesi oluyor. Bu, sûrenin en açık iç tekrarıdır ve kapanış bölümünde ayrıca ele alınacak.
Kökün somut anlamı: yarmak, uzunlamasına ayırmak. Fatara — yardı. Türevleri kökün yönünü gösteriyor:
Buraya ait olan şudur: adam Allah'ı, bilinen bir isimle değil, kendisiyle kurduğu ilişkiyle anıyor — ellezî fataranî, "beni yaran/yaratan." Yani delil, kişisel bir veriyle başlıyor: kendi varlığıyla.
Ve sûre bunu kapanışta tekrarlayacak: yetmiş yedinci ayette "insan, kendisini bir damladan yarattığımızı görmedi mi?" denecek, yetmiş sekizinci ayette "ve kendi yaratılışını unuttu" denecek. Kıssadaki adam unutmayan kişidir; kapanıştaki insan unutan kişidir. İkisi de aynı veriye bakıyor. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki yerin ortak konusudur.
Dizim: e-ettehizü — istifhâm-ı inkârî (inkâr bildiren soru): cevap beklenmiyor, imkânsızlık bildiriliyor.
Ve cümlenin içinde bir şart kuruluyor: in yüridni'r-rahmânu bi-durr — "Rahmân bana bir zarar dilerse."
İsim seçimi kaydedilmeye değer ve dikkat çekicidir: zarar dilemek, er-Rahmân ismine bağlanıyor. Adam "Allah" ya da başka bir isim kullanabilirdi. Rahmet ismini kullanıyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: cümle, rahmet ile zararın aynı iradeye ait olduğunu, ayırt etmeden söylüyor. Ve bu, sûrenin beşinci ayetindeki el-Azîz er-Rahîm çiftiyle uyumludur — orada da iki taraf tek cümlede birlikte anılmıştı.
شَفَٰعَة — kök ش-ف-ع: tek olanı çift yapmak. Şef' — çift; vitr — tek (Fecr 89/3'te ikisi birlikte geçer, Fecr'de işlendi). Şefaat — birinin yanına ikinci biri olarak katılmak, onu yalnız bırakmamak.
Kelimenin resmi kaydedilmeye değer: şefaat, bir kişinin yanına durmaktır. Ve ayet bunun olmayacağını söylüyor: lâ tuğni annî şefâatühüm şey'en — "yanıma durmaları bana hiçbir şey kazandırmaz."
ٱلْغَنِى / تُغْنِ — kök غ-ن-ي: bir şeyin başkasına ihtiyaç bırakmaması. Lâ tuğnî — "ihtiyacı gidermez, yeterli gelmez."
وَلَا يُنقِذُونِ — kök ن-ق-ذ: bir şeyi tehlikeden çekip çıkarmak, kurtarmak. İnkāz — kurtarma. Ve dikkat: fiilin sonundaki yâ düşürülmüş (yunkızûnî → yunkızûn), fâsılaya uyum için. Aynı hazif yirmi beşinci ayette de var (fesmeûn).
Sûre içi tekrar: aynı kök kırk üçüncü ayette geri dönüyor — ve lâ hüm yunkazûn (boğulanlar için). İki geçiş doğrulanabilir: biri adamın kendi hakkında söylediği, öteki denizde boğulanlar hakkında söylenen. İkisinde de kurtaracak kimsenin bulunmaması bildiriliyor.