إِنَّ ٱللَّهَ عَٰلِمُ غَيْبِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ عَلِيمٌۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ · هُوَ ٱلَّذِى جَعَلَكُمْ خَلَٰٓئِفَ فِى ٱلْأَرْضِ
"Allah, göklerin ve yerin görünmeyenini bilir; O, göğüslerin özünü bilendir. Sizi yeryüzünde birbirinizin ardından gelenler kılan O'dur."
بِذَاتِ ٱلصُّدُور — "göğüslerin sahibi olduğu şey", yani içeride tutulan. Ğâfir (Mü'min) 40/19'da (ve mâ tuhfi's-sudûr) aynı alan işlendi ve orada gözlerin hain bakışıyla birlikte iki ucun kapsandığı kaydedilmişti. Oraya dayanıyorum.
Kelimenin buradaki kullanımı kaydedilmeye değer: Hadîd 57/7'de müstahlefîne fîh (kendisinde yetkili kılındığınız) işlendi ve orada malın emanet oluşu üzerinde durulmuştu. Burada ise kelime, insanların birbirinin yerine geçmesini anlatıyor.
Ve ayetin devamı bunu bir sonuca bağlıyor: fe-men kefera fe-aleyhi küfruh — "kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir." Yani halifelik bir imtiyaz değil, sonucu kişiye ait bir görev olarak veriliyor.
Bu, sûrenin on sekizinci ayetindeki yük ilkesiyle örtüşüyor: kimse kimsenin yükünü taşımaz — ve burada aynı şey yeryüzündeki konum için söyleniyor.