جَنَّٰتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا … وَقَالُوا۟ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِىٓ أَذْهَبَ عَنَّا ٱلْحَزَنَ … لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ
"Adn cennetleri… orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler… Derler ki: 'Hamd, bizden hüznü gideren Allah'a mahsustur… Orada bize ne yorgunluk dokunur ne de bitkinlik.'"
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: cümle, kazanılan şeyi değil, kalkan şeyi anıyor — hüznü. Vâkıa'de cennet tasvirlerinin nesne nesne sayıldığı yerler işlenmişti; burada tasvir bir duygunun sona ermesiyle özetleniyor.
نَصَب ve لُغُوب — ikisi de yorgunluk bildirir; dilciler ilkini bedenin zahmeti, ikincisini takatin tükenmesi olarak ayırır.
لُغُوب kelimesi Kāf 50/38'de işlendi — orada Allah hakkında nefyediliyordu (ve mâ messenâ min lüğûb). Burada aynı kelime, cennet ehli hakkında nefyediliyor.
| Yer | Lüğûb kimden nefyediliyor |
|---|---|
| Kāf 50/38 | Allah — yaratmakla yorulmadı |
| Fâtır 35/35 | İnsan — orada yorulmayacak |
وَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ لَا يُقْضَىٰ عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا۟ وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُم مِّنْ عَذَابِهَا — "haklarında hüküm verilip de ölmezler; azapları da hafifletilmez."
Karşı tablo iki olumsuzlamayla kuruluyor: ne bitiş ne hafifleme. Ve Zümer 39/71'de cehennem sahnesinde bekçilerin soru sorması işlenmişti; burada konuşma yok — yalnız süre.