فَـَٔاتِ ذَا ٱلْقُرْبَىٰ حَقَّهُۥ وَٱلْمِسْكِينَ وَٱبْنَ ٱلسَّبِيلِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ ٱللَّهِ وَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ
Fe-âti ze'l-kurbâ hakkahû ve'l-miskîne vebne's-sebîl, zâlike hayrun li'llezîne yürîdûne vechallâh, ve ülâike hümü'l-müflihûn
"Öyleyse yakına hakkını ver; yoksula ve yolda kalmışa da. Bu, Allah'ın yüzünü isteyenler için daha hayırlıdır. Kurtuluşa erenler işte onlardır."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin kendisidir: hakk — kök ح-ق-ق: sabit olmak, yerini bulmak. Kelime bir lütuf değil, bir yerine oturma bildirir. Ve zamir kaydedilmelidir: hakkahû — "onun" hakkı, verenin değil.
مِسْكِين — kök س-ك-ن. Kelime Mâûn'de ve Haşr'de çözümlendi ve orada kaydedilen şuydu: kökteki "durma, hareketsizlik" fikri, miskîni "hareket edemez hâle gelmiş" kişi olarak tarif eder. Tekrarlamıyorum.
Aynı kök, biri huzur biri çaresizlik. Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: hareketin durması, bağlamına göre iki zıt değere gidiyor.
ٱبْنَ ٱلسَّبِيلِ — "yol oğlu": yolda kalmış kişi. Terkip Bakara 2/177'de ve Haşr 59/7'de işlendi. Tekrarlamıyorum.
وَجْهَ ٱللَّهِ — "Allah'ın yüzü", yani rızası ve yönü. Ve kelime bu sûrede otuzuncu ayette de geçmişti: fe-ekım vecheke — "yüzünü doğrult".
Aynı kelime, sekiz ayet arayla, iki ayrı tarafta. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: otuzuncu ayette bir yönelme emredilmişti; otuz sekizinci ayette o yönelmenin malla yapılan hâli anlatılıyor. İki ayet aynı kelimeyle bir hattın iki ucunu tutuyor.