فَلَمَّآ أَحَسَّ عِيسَىٰ مِنْهُمُ ٱلْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِىٓ إِلَى ٱللَّهِ قَالَ ٱلْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ ٱللَّهِ
Fe-lemmâ ehassa Îsâ minhümü'l-küfra kāle men ensârî ilallâh, kāle'l-havâriyyûne nahnü ensârullâhi âmennâ billâhi ve'şhed bi-ennâ müslimûn · Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte ve'tteba'ne'r-rasûle fe'ktübnâ mea'ş-şâhidîn · Ve mekerû ve mekerallâh, vallâhu hayru'l-mâkirîn
"Îsâ onlarda inkârı sezince dedi ki: 'Allah'a giden yolda kim benim yardımcılarımdır?' Havâriler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız; Allah'a inandık. Şahit ol ki biz teslim olmuş kimseleriz' dediler. · 'Rabbimiz! İndirdiğine inandık, elçiye uyduk; bizi şahitlerle beraber yaz.' · Tuzak kurdular; Allah da (buna karşılık) düzenini kurdu. Allah, düzen kuranların en hayırlısıdır."
Kelimenin seçimi kaydedilmeye değer: ayet "gördü" ya da "bildi" demiyor. Ehassa — sezdi. Yani inkâr henüz açıkça söylenmiş değil.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: cümle, tepkinin açık düşmanlıktan önce verildiğini gösteriyor. Ve verilen tepki bir savunma değil, bir çağrıdır: men ensârî ilallâh.
ٱلْحَوَارِيُّون — ح-و-ر kökü: dilciler kelimeyi beyazlık ve bir şeye dönme anlamlarıyla ilişkilendirir; havârînin aslı üzerinde kesin bir birlik yoktur. Bu tefsirde bir tercih dayatmıyorum.
Ve cevabın son cümlesi kaydedilmelidir: ve'şhed bi-ennâ müslimûn — "şahit ol ki biz teslim olmuşlarız".
Bu, sûrenin 19. ayetiyle doğrudan bağlantılıdır ve orada kaydettiğim şeyi doğruluyor: islâm kelimesi burada, Îsâ'nın çevresindeki topluluğun kendini adlandırmasıdır. Bu, metinden doğrulanabilir bir kullanım olgusudur.
STYLE gereği bir kayıt düşüyorum ve dizinde tutarlı biçimde korunmuştur: kelime Allah için kullanıldığında aldatma ya da haksızlık anlamına gelmez. Arapçada buna müşâkele (aynı kelimeyle karşılık verme) denir: karşılık, ilk fiilin lafzıyla adlandırılır.
Ve cümlenin kendisi bunu gösteriyor: vallâhu hayru'l-mâkirîn — "düzen kuranların en hayırlısı". Hayır sıfatı, fiilin kötü anlamda olmadığını cümlenin içinde kaydediyor.