بَلْ هُوَ ءَايَٰتٌۢ بَيِّنَٰتٌ فِى صُدُورِ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ … أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّآ أَنزَلْنَا عَلَيْكَ ٱلْكِتَٰبَ يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ
"Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık âyetlerdir… Kendilerine okunan bu kitabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi?"
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: bir önceki ayette (48) yazma ve okuma fiillerinin bulunmadığı söylenmişti. Bu ayet, metnin taşındığı yeri belirtiyor — ve belirtilen yer bir yazı yüzeyi değil, hafıza.
أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ — "onlara yetmedi mi?" Soru, bir mucize talebinin ardından geliyor (50: lev lâ ünzile aleyhi âyâtün min rabbih).
Ve cevabın kuruluşu kaydedilmeye değer: talep reddedilmiyor, karşılığı gösteriliyor: okunan bir kitap zaten var.
Bu, Ahkāf 46/4'te ve Lokmân 31/10'da işlenen delil çizgisiyle aynı yerden geliyor: istenen delil, elde olanla karşılaştırılıyor.
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِٱلْعَذَابِ وَلَوْلَآ أَجَلٌ مُّسَمًّى لَّجَآءَهُمُ ٱلْعَذَابُ (53) — acele isteme.
Ecelün müsemmâ terkibi Ahkāf 46/3, Zümer 39/42, Fâtır (Melâike) 35/45 ve Lokmân 31/29'da işlendi. Beş yerde de aynı şey söyleniyor ve burada bir işlevi daha görünüyor: gecikmenin sebebi.
وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌۢ بِٱلْكَٰفِرِينَ (54) — muhîta (kuşatan). ح-و-ط kökü Bakara 2/255'te ve Fussilet 41/54'te işlendi.