طسٓمٓ … إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِى ٱلْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَآئِفَةً مِّنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَآءَهُمْ وَيَسْتَحْىِۦ نِسَآءَهُمْ · وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى ٱلَّذِينَ ٱسْتُضْعِفُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ ٱلْوَٰرِثِينَ
"Tâ-sîn-mîm… Fir'avn yeryüzünde büyüklendi ve halkını bölük bölük ayırdı: içlerinden bir topluluğu güçsüz düşürüyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Biz ise, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vârisler kılmak istiyorduk."
ش-ي-ع kökü: yayılmak, bir tarafa katılmak. Şîa — bir kimsenin etrafında toplanan taraftar topluluğu. Kelimenin çoğulu burada şiya' olarak geliyor: bölükler, ayrı ayrı gruplar.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet Fir'avn'ın yaptığı işi üç fiille anlatıyor ve birincisi bölmektir. Yani zulüm, doğrudan baskıyla değil, önce toplumu parçalamakla başlıyor — ve ancak bölünmüş bir toplulukta bir kesim ayrılıp müstaz'af hâline getirilebiliyor.
يَسْتَضْعِفُ — kök ض-ع-ف, X. bâb: birini zayıf saymak ve zayıf düşürmek. Kalıp önemlidir: zayıflık kendiliğinden değil, yapılan bir şey.
Ve ayet, iki fiili yan yana koyuyor: yüzebbihu ebnâehüm ve yestahyî nisâehüm — oğulları öldürmek, kadınları sağ bırakmak. İkincisi ilk bakışta merhamet gibi görünür; ama cümlenin bütünü içinde, bir topluluğun devamını kesme yöntemi olarak duruyor.
Beşinci ayet, dördüncü ayetin tam karşısına konuyor ve zaman kipi kaydedilmelidir: ve nürîdü — muzâri.
Yani Fir'avn'ın fiilleri anlatılırken de muzâri kullanılmıştı (yüzebbihu, yestahyî). İki taraf da sürmekte olan bir iş içinde gösteriliyor. Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: sûre, iki iradeyi aynı anda ve aynı kiple sahneye koyuyor.
أَئِمَّة — imâmın çoğulu; kök أ-م-م: öne geçmek, kendisine uyulan. Kök Ahkāf 46/12'de (kitâbü Mûsâ imâmen) işlendi.
Ve vaadin içeriği kaydedilmeye değer: güçsüz düşürülenler kurtarılmakla kalmıyor — önder ve vâris kılınıyor. Yani vaat, konumun tersine çevrilmesidir.