وَأَقِيمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُوا۟ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَطِيعُوا۟ ٱلرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ · لَا تَحْسَبَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مُعْجِزِينَ فِى ٱلْأَرْضِ وَمَأْوَىٰهُمُ ٱلنَّارُ وَلَبِئْسَ ٱلْمَصِيرُ
Ve ekīmü's-salâte ve âtü'z-zekâte ve etîu'r-rasûle lealleküm turhamûn · Lâ tahsebenne'llezîne keferû mu'cizîne fi'l-ard, ve me'vâhümü'n-nâr, ve le-bi'se'l-masîr
"Namazı kılın, zekâtı verin ve Resule itaat edin ki merhamet olunasınız. İnkâr edenlerin yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakabileceklerini sanma. Onların varacağı yer ateştir; ne kötü bir dönüş yeri!"
Elli altıncı ayet, elli beşinci ayetteki vaadin ardından üç somut emir veriyor: namaz, zekât, itaat.
Ve bu üçlü, otuz yedinci ayette de geçmişti: lâ tülhîhim ticâratün ve lâ bey'un an zikrillâhi ve ikāmi's-salâti ve îtâi'z-zekâh.
Ve fasıla kayda değer: lealleküm turhamûn — "merhamet olunasınız diye". Aynı fasıla Hucurât 49/10'da da geçiyordu.
Kök ح-س-ب, sûrede dördüncü kez geçiyor ve otuz dokuzuncu ayette verilen tablo burada tamamlanıyor. Dört geçişin hepsi bir yanlış değerlendirmeyi konu ediyor.
Ve fiilin kalıbı kayda değer: mu'cizîn, "kaçıp kurtulanlar" değil — "aciz bırakanlar" demektir. Yani sanılan şey bir kaçış değil, bir güç karşılaştırmasıdır.
Ve kelimenin buraya konması bir tezattır: me'vâ bir sığınak kelimesidir; ve ayette sığınağın ateş olduğu söyleniyor.