وَيَقُولُونَ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَبِٱلرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ … أَفِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ أَمِ ٱرْتَابُوٓا۟ أَمْ يَخَافُونَ أَن يَحِيفَ ٱللَّهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُۥ بَلْ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ
Ve yekūlûne âmennâ billâhi ve bi'r-rasûli ve eta'nâ sümme yetevellâ ferîkun minhüm min ba'di zâlik, ve mâ ülâike bi'l-mü'minîn · Ve izâ düû ilallâhi ve rasûlihî li-yahküme beynehüm izâ ferîkun minhüm mu'ridûn · Ve in yekün lehümü'l-hakku ye'tû ileyhi müz'inîn · E fî kulûbihim maradun emi'rtâbû em yehâfûne en yehîfallâhu aleyhim ve rasûlüh, bel ülâike hümü'z-zâlimûn
"'Allah'a ve Peygamber'e inandık, itaat ettik' derler; sonra onlardan bir grup bunun ardından yüz çevirir. Bunlar mü'min değildir. Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resulüne çağırıldıklarında, içlerinden bir grup hemen yüz çevirir. Ama hak kendi lehlerine ise, boyun eğerek gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüpheye mi düştüler, yoksa Allah'ın ve Resulünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl onlar zalimlerdir."
Kırk yedinci ayetle sûre yeni bir bloğa giriyor ve bloğun konusu, sûrenin başındaki mesele ile bir bağ kuruyor.
Ayetler, bir söz söyleyip onun gereğini yapmayan bir tutumu tarif ediyor. Ve bu, sûrenin on beşinci ayetindeki teşhisle aynı alandadır: orada da söz ile gerçeklik arasındaki mesafe konu edilmişti (tekūlûne bi-efvâhiküm mâ leyse leküm bihî ilm).
Ve Hucurât 49/14-17'de aynı mesele ele alınmıştı: orada bir topluluk "iman ettik" demiş ve cevap gelmişti. İki sûre aynı yapıyı kuruyor — ama Nûr'da ölçü bir davranışla veriliyor: hüküm için çağrıldığında ne yaptığı.
Kırk sekiz ve kırk dokuzuncu ayetler, çok somut bir test kuruyor ve bu, ayetlerin en dikkat çeken yanıdır:
| Durum | Davranış |
|---|---|
| Hüküm aleyhine çıkabilir | ferîkun minhüm mu'ridûn — yüz çevirirler |
| Hüküm lehine çıkacak | ye'tû ileyhi müz'inîn — boyun eğerek gelirler |
Ve bu, son derece nesnel bir ölçüdür ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: bir kimsenin bir hakeme gerçekten güvenip güvenmediği, hakem aleyhine karar verdiğinde anlaşılır. Lehine karar veren hakeme herkes güvenir.
أَذْعَنَ — kök ذ-ع-ن: dilcilerin kaydettiği anlam: boyun eğmek, itaat etmek, kolayca uymak. Nâkatün mız'ân — kolayca sürülen deve.
Ve kelimenin seçimi kayda değer: kişiler geldiklerinde isteksizce değil, boyun eğerek geliyorlar. Yani mesele bir çekingenlik değil; bir hesaptır.
| Sıra | İhtimal | Ne bildirir |
|---|---|---|
| 1 | e fî kulûbihim maradun | Hastalık — kalpte bir bozukluk |
| 2 | emi'rtâbû | Şüphe — kararsızlık |
| 3 | em yehâfûne en yehîfallâhu aleyhim | Korku — haksızlığa uğrama endişesi |
| Cevap | bel ülâike hümü'z-zâlimûn | Hiçbiri: zulüm |
Ve üç ihtimalin de reddedilmesi kayda değer. İlk üçü bir mazeret olabilirdi: hastalık bir hâl, şüphe bir zihin durumu, korku bir duygudur. Ayet üçünü de kabul etmiyor ve dördüncü bir adlandırma yapıyor.
يَحِيفَ — kök ح-ي-ف: dilcilerin kaydettiği anlam: bir tarafa meyletmek, haksızlık yapmak. Hayf — zulüm, adaletsizlik.
Ve üçüncü ihtimalin dizimdeki yeri kayda değer ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: ayet, kişilerin ağzına bir gerekçe koyuyor ve sonra reddediyor. Yani metin, karşı tarafın söyleyebileceği en makul mazereti kendisi telaffuz ediyor.
Bu, Hucurât'de kaydedilen üsluba benzer bir hamledir: itiraz gizlenmiyor, önce söyleniyor sonra karşılanıyor.